• Karakterime Güncelleme Geldi Ama Depolama Alanı Dolu!

    Dizilerde, filmlerde karakterlerin veya gerçek hayatta çevrenizden birinin yakın ya da uzak bir tanıdığın “Değiştim ben, o eski adam/kadın değilim” dediğini duymuşsunuzdur. Her zaman ilgiyi üzerine toplayan bu kısa ama bıçak keskinliğinde olan bu cümleyle kişi ne anlatır? Ya da biz izleyen, bu duruma şahit olan ne düşünürüz? Diplere dalmadan önce bendeki hissiyatı söylemek isterim. Bu cümleyi birinden duyduğumda mutlaka eskiden farklı bir şey yapacaktır, bilmediğim bir şeyle karşı karşıya kalacağım anlamına da gelebilir. Kanlı canlı karşımızda duran kişi her şeyiyle aynıyken nasıl olur da bu kadar bizim alıştığımızdan uzak belki de taban tabana zıt bir sinyal gönderebilir. Gerçekten demek istediği eski tanıdığın profili artık silebilirsin, zihnindeki ve kalbindeki bana ait hard diske format atsan fena olmaz çünkü o yok artık karşında. Belki de var ama bize asla o tanıdığımız yerden yaklaşmayacak. Tamam da gerçekten değişen neydi, ya da daha genel değişim neydi yahu. İnsan gerçekten değişir mi?

    İnsan değişir mi denince, bu kadar tiratta bulunan, beylik lafları etrafa savuran insanın aslında saniyesi saniyesine uymaz yani sabit de durmaz bir canlı olduğu dolayısıyla insan elbette değişir başka ne yapar ki bu zat-ı muhterem. Çok çabuk karara vardık gibi oldu sanki.

    “İnsan değişir mi, yoksa özünde hep aynı mı kalır?” sorusu, yalnızca gündelik hayatta değil, felsefe tarihinde de iki kutup yaratmıştır. Bir yanda, Herakleitos’un “aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözünde ifadesini bulan, insanı da evrenle birlikte durmaksızın akan, dönüşen bir varlık olarak görenler vardır. Diğer yanda ise Parmenides gibi, değişimi bir yanılsama sayıp özde değişmeyen bir insan doğasından söz edenler.

    İşte bu iki eski Yunanlı, bugün bir dizide(aşk-ı memnu olmasa iyi olur😊) karşımıza çıkıp bizimle tartışsalar, muhtemelen “Ben değiştim” repliğine bile farklı tepkiler verirlerdi. Herakleitos, televizyonun karşısında “E tabii ki değiştin, zaten başka türlüsü mümkün değil” diyerek koltuğa yaslanırdı. Ona göre yalnızca insan değil, evrenin kendisi bir akıştır; sabit sandığımız her şey, çok yavaş aktığı için bize öyle görünür. Aynı nehre iki kez giremememizin sebebi sadece suyun değişmesi değildir; o suya giren biz de artık aynı biz değilizdir. Herakleitos’un dünyasında “o eski ben” diye bir şey yoktur; sadece “şimdiki ben” ve onun içinden sürekli doğan yeni ihtimaller vardır.

    Parmenides ise büyük ihtimalle bu sahnede kaşlarını çatar, “Bu sadece görünüşte bir değişim” diye itiraz ederdi. Ona göre hakiki olan, değişen görüntülerin ardındaki tek ve değişmez özdür. Ne kadar saçını kesersen kes, tarzını değiştirsen de, mahalleni terk edip başka ülkelere gitsen de, senin hakkında “eski seni sildim” demek ancak duygusal bir abartı olabilir. Çünkü Parmenides’in diliyle söylersek: Varlık vardır ve değişmez; değiştiğini sandığın şey, aslında yanılan duyularının, karmaşık duygularının sana oynadığı küçük bir oyundur.

    **

    Tabi tarih ilerledikçe bu sahneye birçok farklı düşünür girer. Her biri aynı hayata, aynı insana, hatta bizim şu an sınırını çizdiğimiz aynı sahneye bambaşka açılardan yaklaşır. Birazdan yine değineceğim üstatların güzel bakış açılarına. Ancak bu konuda günlük hayatta neler hissettiğimiz penceresinden de yaklaşmak istiyorum biraz. O zaman sormak lazım kendimize ve çevremizdekilere neden değişiyoruz? Doğal sürecinde gerçekleşen kişinin ve çevrenin değişmesinden bahsetmiyorum. Peki “Ne oluyor da biz değişmek istiyoruz?”

    Değişmek biraz devrimsel, biraz isyankâr bir eylem bence. Durumu kabul etmemek gibi hissediyorum. Yani her şey bize göre yolunda gidiyorsa insan yaradılışı gereği tembellik eder ve böyle zorlayıcı bir aktivitenin gayreti içine girmez. Neden girsin ki? Bir kez başladığında her şeyi didik didik ederek nelerin gerçekten rahatsız ettiğini belirleyip nelerin sabit halde devam edeceğinin kararını vermesi gerekir. Bu eyleme geçmeden önce insanın rahatsızlık duygusunu ve halini hissetmesi lazım. Küçük bir örnek verecek olursak eğer evimiz bize temiz gözüküyor odalarımız düzenli geliyor ise biz rahatsız hissetmeyiz ve temizlik için gerekli enerji ve motivasyon oluşmaz. ( öyle enerjiiii diyerek de çözülmediğini geçtiğimiz yıl anladık sanırım.. 😊) Dolayısıyla önce huzursuzluk ve rahatsızlık olacak sonra tekrar nasıl huzurlu oluruza giden yol için plan yapılır detaylandırılır ve nasıl daha iyi hissedeceksek ona göre değişimler için eylemler başlatılır.

    -Yahu tamam da yaptıklarımızı değiştirdiğimizde başka şeyler yapınca biz de değişmiş oluyor muyuz hakikaten.  

    -Hemen değişemeyiz ama sonuçta önemli olan hedef değil yolculuk ya hani..

    -Kervan yolda mı diyosun..

    -Öyle de denir.. “Fake it till you make it” (Amerikancası)  uygulasak da olur mesela..

    Yani henüz değişmedik ama değişmemişken bunun taklidiyle de bünyemizde değişiklik başlatabiliriz. Hem de biz farkında olmadan derinlerde.. Konudan uzaklaşmadan küçük bir örnekle süslemek istiyorum. Amerikada yapılan bir araştırmada( zaten hep orada olmuyor mu, he bir de İsviçreli bilim adamları var üç açılı diş fırçası falan..😊) bir grup katılımcıyı 2 eşit sayıda gruba bölüyorlar ve grup üyelerinin kadın erkek sayıları da eşit. İlk grup üyelerine 5 dakika boyunca başı ve omuzlar dik, beden düz ve karşıya bakan ifade ve kişinin elleri belinde olarak durması görevi veriliyor. Beden dilindeki güçlü pozdan faydalanılıyor. İkinci grup üyelerine ise baş öne eğik, omuzlar düşük, vücut ise öne doğru eğimli yere bakan bir ifade ile görevlendiriliyor. Süre tamamlandığında her iki grup üyelerini bungee-jumping yapmak için belli bir yüksekliğe çıkartıyorlar. Sizin de kolayca tahmin ettiğiniz gibi 1.grup üyeleri 15 saniye içinde atlayışı gerçekleştiriyor ve hepsi atlayabiliyor. Ancak  2.grup üyeleri maalesef 30 sn altında başaramıyor ve hepsi atlayışı gerçekleştiremiyor.

    Eee yani..  Bilimsel gerçeklik ortaya koyduk diye başka bir şeye ihtiyacımız yok mu..

    “Nayır, nolamaz.” Çünkü insan biyopsikososyal varlıktır. Biyopsikososyal model 1977 yılında George Engel tarafından kavramsallaştırılmıştır. Ama zaten bundan önce de biliniyor ve hissediliyordu. Yoksa motivasyon konuşmaları, komutan konuşmaları, politikacıların halka hitabetleri başka bir yerden okunabilir mi Allah aşkına. Demek ki aslında biraz da tekdüze yerden gelmiyor değişim sancımız. Yani biyolojik olarak, psikolojik olarak ya da belki de en çok maruz kaldığımız sosyal olarak dürtüleniyoruz bu eylemde.

    **

    Kafam karışmaya başladı ama başkanım..

    Sakin olun o iş bende..

    Düşünürler yarım kalmıştı sanki, değil mi?

    Tarih ilerledikçe insan değişir mi değişmez mi adlı tartışma, yalnızca soyut “varlık” üzerine değil, doğrudan insanın içine doğru kayar. Modern dönemde Hobbes sahneye çıkar ve insanın pek parlak olmayan bir fotoğrafını çeker: Ona göre insan, çıkarını kollayan, korkuları ve hırsları tarafından yönetilen bir varlıktır; “insan insanın kurdudur.” Bu tabloya bakınca, “insan değişir mi?” sorusuna verilecek cevap pek iç açıcı değildir. Hobbes için değişen, insanın içindeki temel doğa değil, bu doğayı zapt etmeye çalışan devletler, kanunlar, kurumlar ve kurallardır. Yani insan, özünde aşağı yukarı hep aynı kalırken, onu dizginlemeye çalışan kafeslerin şekli tarih boyunca değişir.

    Rousseau ise aynı sahneye bambaşka bir ışıkla girer. O, doğa hâlindeki insanın özünde iyi olduğuna, merhamet ve şefkat taşıdığına inanır. Bozan, çürüten, yabancılaştıran şey ise toplumun kendisidir: eşitsizlikler, mülkiyet, rekabet, statü yarışı… Bu açıdan bakınca “Ben değiştim” diyen biri belki de aslında “Toplum beni değiştirdi” demek istiyordur. Rousseau’ya kulak verirsek, insanda değişmeyen bir “iyi çekirdek” vardır, ama bu çekirdeğin neye benzeyeceği, üstüne hangi kabukların örüleceği, hangi maskelerin yapıştırılacağı çağdan çağa, düzenden düzene değişir.

    Varoluşçu düşünürler, özellikle de Sartre, işi iyice radikalleştirip “İnsan, kendini seçtikleriyle kurar” noktasına getirir. Bu bakış açısından bakınca “Ben değiştim” cümlesi, basit bir savunma değil, ağır bir itiraf ve iddialı bir ilan hâline gelir: “Dün seçtiğim ben olmak istemiyorum; bugün başka bir ben’i seçiyorum.”

    **

    Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle gemiyi karaya yanaştıralım artık.. 😊

    Belki de “Ben değiştim” demek, sandığımız kadar net bir kopuşu değil, uzun süredir içimizde kıpırdayan bir huzursuzluğun nihayet dile gelmesini anlatıyordur. Ne Herakleitos’un dediği gibi durmaksızın akan bir nehrin içinde tamamen çözülüp gideriz, ne de Parmenides’in savunduğu gibi özümüzde taş kesiliriz. İnsan, tam da bu iki uç arasında salınan bir varlıktır: bazen değiştiğini sanır, bazen değişmediğini iddia eder ama her durumda seçtiklerinin yükünü sırtında taşır. O yüzden belki de asıl soru “İnsan değişir mi?” değildir. Asıl soru şudur: Değiştiğini söyleyen insan, bunun sorumluluğunu almaya hazır mıdır? Çünkü değişim, bir cümleyle ilan edilen bir kimlik değil; her gün yeniden verilen, çoğu zaman sessiz, çoğu zaman acılı ama her seferinde geri dönülmez bir karardır.

    Ezcümle

     “İnsan değişir mi?” sorusuna vereceğim cevap, belki de hem evet hem hayır. Evet, çünkü alışkanlıklarımız, düşüncelerimiz, ilişkilerimiz, hatta beden dilimiz bile zamanla dönüşüyor; dün asla yapmam dediğimiz şeyleri bugün denemeye cesaret edebiliyoruz. Hayır, çünkü bütün bu değişimlerin ortasında, acıya verdiğimiz tepki, sevgiye olan açlığımız, görülme isteğimiz, incinme biçimlerimiz tuhaf bir şekilde tanıdık kalıyor. Belki insan, kökünden başka biri olmuyor ama kökünün etrafına yeni halkalar ekleniyor; tıpkı her yıl büyüyen bir ağaç gibi. Bu yüzden biri karşımıza geçip “Değiştim ben” dediğinde, ona hem şüpheyle hem de umutla bakmakta haklıyız. Çünkü insan, ne tamamen başka biri olabilecek kadar yabancı, ne de sonsuza kadar aynı kalacak kadar taş İkisi arasında, ince bir ipte yürüyen dengeli bir cambaz gibi: Her adımıyla biraz daha değişen, ama yine de hâlâ kendisi olan bir varlık. Toplumla birlikte ama kimi zaman topluma rağmen, bazen kendisiyle el ele bazen kendisine rağmen; her zaman kendi seçtikleriyle, seçtiği ‘ben’leriyle yolunu çizen bir varlık..

    Yollarınızın seçmeye değer, değişimlerinizin yaşamaya değer olması dileğimle..

  • Gitmek mi, Dönmek mi? Cesaretin Yolculuğu

    Gitmek mi zor, dönmek mi zor? Ne dersiniz? Şüphesiz ikisi de çetin ceviz. Cesaretini toplaması uzun sürermiş ya hani insanın, üstelik ne olacağı belli olmayan bir şeyse eğer peşinden gidilen, belki de ‘gitmesem daha iyi olacak’  diye sinsi bir düşüncenin filizlenmesiyle o toplanması gereken cesaret kırılmış bardak misali birkaç parçaya ayrılır sonra gel de onu topla, toplayabilirsen.. Toplayabilirsen bir de yol var önünde..:) Oysa ne kadar da kolaydır bir şeyleri oldurmak bir kez yakalanmaya görsün insan o tılsımlı cesur hareketler silsilesine.  Kierkegaard’ın bakış açısıyla “Cesaret etmek bir anlık kontrolü kaybetmektir. Cesaret etmemek ise kendini kaybetmektir.”

    O zaman haydi yolculuk başlasın!  Yola çıkalım…

    Ama bir dakika.. Gitmek nedir?

    Gitmek denince aklımıza ilk ne geliyor. Basit değil mi? Bu da sorulur mu der insan doğal olarak. Bir yerden bir yere doğru devinim kazanmak veya bir yerden ayrılmak, yola çıkmak diye geçiyor literatürde. Hadi gelin biraz hayal kuralım. Can verelim biraz bu gitmeye. Mesela bir arkadaşına gitmek, sevdiklerini görmek için uzun bir yola gitmek, sinemaya gitmek(bu aralar netflix..), tiyatroya gitmek, tarihi bir yapı görmeye gitmek, müzeye gitmek, konsere gitmek, belki sadece bir manzarayı seyretmeye gitmek ve kendimizi dinlemek. Sanırım yeterince içimiz açılmıştır diye düşünüyorum. Sanki oralarda bulunmak o an orada olmak insanı bambaşka hissettiriyor.  Şimdi ve buradanın tam olarak hayat bulduğu zamansız, mekansız, atmosfersiz o kare. Harika hissediyoruz değil mi? Elbette hele bir de çok keyif alıyorsak o andan değme keyfimize. Fakat bu hedefimizdi. Ne yani hedef oldu diye keyif almayacak mıyız? Hayır elbette keyif alacağız misli misli bu yolu bunun için çektik dimi. Ama esas mesele gitmekti ya hani oraya dönelim sonra geliriz.

    Kimisi hızlı, kimisi yavaştır, kimisi olabildiğine ağır kanlı ve kimi insan da tez canlıdır. Fakat bir gerçek vardır ki bir yolculuk önemliyse ha deyince gidilmez, gidilemez. Gitmeden günler önce başlar ağrısı sancısı. Son gece uyutmaz. Hay aksi oysa çok rahatım dersin ama gözüne bir türlü uyku girmez. Kierkegaard’a burada bir selam çakalım ve soralım. Baba, biz cesaret ettik, yola da hazırız; peki kendimizi neden kaybettik, bir anlatsan mı? Hatta kontrolü de kaybetmiş olabiliriz, bizim bildiğimiz anlamda tabi..  Ama bir kez yola çıkıldı mı tüm endişe kaybolur yerini neşeye, eğlenceye ve meraka bırakır. İnsanın içinden başka bir kimlik çıkar adeta, insan kendine baksa o anda bu ben miyim dercesine şaşkın kalır. Gidilen her anın tadı çıkar. Tüm dünya unutulur, hatta “önemli” sayılabilecek her şey “aslında o kadar da önemli değilmiş” duygusuyla yer değiştirir. Yaşadığımızı hissederiz yolda ne yaşanırsa yaşansın. Ama bilmiyoruz biz nereye gittiğimizi, belki de gideceğimiz yeri biliyor ama gidilen yollar asla umrumuzda değil, biz sadece anı biriktirmeye gidiyoruz.  Sahi bizim biraz çekiniyor olmamız gerekmiyor muydu? Bilmediğimiz yerde belki de tahmin edemeyeceğimiz şekilde hareket edeceğiz, bunun nesi güzel. Yoksa güzelliği mi burada. Ya da biliyoruz da haberimiz mi yok.

    Aslında insan gitmeden de gider. Daha neler? Hani böyle iç dünyamıza iyi gelen, gizli gizli iç sesimizin bize  fısıldadığı cazip ve biraz da kendimizi şımartan teklifler olunca ( aklınıza başka şeyler gelmesin.. :) ) İstemsiz olarak ruh ortamı terk eder. Beden oradadır ama ruh uçuş izni almıştır kuleden, çoktan. Ne diyor Platon  “Ruh beden içindeyken tutsaktır, zincirlerle bağlıdır, kanatları yoktur. “ Tabi biz Platondan farklı olarak değerlendireceğiz Ruhu ama bu sözü söylemeden de geçemedim. Ruh seyrine başlayınca sizden habersiz ,sizin arzuladığınız yere mi gitmiş, bir deniz kenarına mı, hayatın bize sunduğu yapay sahnenin fevkalade dışına mı çıkmış, yoksa huzura mı kavuşmuştur belli değil belki nirvanaya ulaşmış olarak çoktan aradığı keyfe gelmiş bedeni bekliyordur belki. Yolculuktaki neşemiz oradan mı geliyor yoksa. Farkında olmadan ufacık bir hayal bile günümüzü güzelleştirebilir. Ruh devrede. Bazen gerçekten farketmeden hayal kurar ya insan işte tam da orası bahsettiğim nokta.

    Gelelim dönüşe…

    Bir yere gittiğimizi kabul edelim, orada anılar biriktirdik, sonra başka bir yere sonra bir daha ve sonra tüm süreç boyunca böyle ilerlediğimizi düşünelim. Ancak elbette bir yerde duracağız. İnsan durmadan düşünemezmiş. Şapkasını önüne koyar da düşünür derler. Şapkayı koyacak bir şey yok bizim anılarımız neşe fışkırıyor ama üzerine düşünecek bir şeyimiz var. Biz dönecek miyiz? Ne zaman? Neden? Çok fazla soru değil mi? Sırayla gidelim. Dönmeyeceksek gezi sonlanmıştır. Burada dönüş yok. Onu başka bir zaman konuşalım. Dönüş zamanına karar vermek bile aslında ruhu oradan ayırır ve dönüşe başlatır. Yavaş yavaş sürüne sürüne yola çıkar ruh ve siz neşenizi kaybediverirsiniz. Oysa siz her neredeyseniz o an devam ediyor fakat ne oldu da şimdi bunca anının üzerine durduk yere mutsuz olduk biz plan yaparken. Sanki terk-i diyar eyleyip çöllere sürgüne mi gidiyoruz yahu bu ne kasvet. Ne kadar deseniz de bu bir kez tahayyül edildiğinde ruhunuz çoktan yola çıkmıştır. Sadece bir yerden gitmek demesek.. Zor gibi geliyor düşününce, bazen bir anlaşmazlık olunca masadan kalkmak , küçük bir kavga olunca ortamdan ayrılmak  ya da bulunulan yerde hem hal olma vaktinin tamamlanması ile içten içe uzaklaşmaya hazırlanmak, vazgeçmek, bir şeyin peşini bırakmak ya da kısaca geri dönmek. Eylem olarak eminim ki çok kısa sürede gerçekleşecektir. Kararı alması uygulaması göz açıp kapama süresinde ancak acısı biraz bol gibi gelir insana. Çünkü başlarken hevesi kaçmış gibi sönük olan,  tabiri caizse gözünü feri gitmiş insan dönmek üzere olan insanla aynı değildir. Dönmek isteyen anıların kıymetini anladı. Dönerse üzülecektir şüphe yok ancak döndüğü takdirde de bir ömür hatırlanacak hatıraları vardır. Hemen olmasa da sonradan hatırlayacaktır.

    Şimdi gitmek mi, dönmek mi… Ne diyoruz…

    Burası karışacak vaziyet alın.

    Yazının başında ana karakterimiz olan ataleti gömlek gibi üstüne giymiş o mübarek insan eğer yola çıkmadıysa hâlâ büyük bir fırsatı tepiyor demek istiyorum. İster insandan içeriye, ister dışarıya, ister yakına, ister uzağa olsun her yolculuk hayal gücü ile bizi başbaşa bırakır. Çünkü o bize en yakın ve en sıcak kısa film gösterimini sunandır. Ne de olsa kanatlarımız var ruhumuzda değil mi?

    O, yola çıkmanın cesaretini hiç tadamamış, ruhunun kanatlarını hiç açamamış olan insan. Dostundan sana küçük bir yardım olsun bu sözüm. Belki de asıl zorluk, gitmek ya da dönmek değil, Kierkegaard’ın dediği gibi, o ilk adımı atıp kontrolü bir anlığına kaybetme cesaretini göstermektir. Zira ruh, Platon’un zincirlerinden kurtulup kendi seyrine başladığında, bedenin ataleti anlamsızlaşır. Ve işte o zaman anlarız ki, hayatın en büyük yolculuğu, aslında ne gidilen yollar ne de dönülen limanlardır; asıl yolculuk, o ilk cesur adımla başlayan ve her anı biriktirerek bizi bize getiren içsel devinimdir. Belki de bu yüzden, yola çıkmak, her şeye rağmen, her zaman bir başlangıçtır; bir kendini buluş, bir yeniden doğuş…

    Biraz olsun kendinizi kaybetmeniz dileğimle..

  • Sermaye mi Sosyal Sermaye mi

    Sermaye denilince aklımıza belki ilk olarak para geliyor ama sadece para değil elbette. Tanım olarak sermaye ekonomi biliminde üretim sürecinde kullanılan, sonradan üretilmiş, doğal olmayan üretim araçları olarak tanımlanır, bir diğer tanım ise mal üretmek için makine, ekipman, fabrika gibi fiziksel araçlardır. Finans alanında ise dönüştürülebilen araçları kapsamakta ve esas olarak mülkiyet hakkına vurgu yapmaktadır. Peki kelime anlamı ve etimolojisine bakarsak sermaye fars kökenli bir kelime olmakla birlikte ser-baş , maye-para anlamındadır ve birleşik olarak yazılır ve kullanılır. Anlam olarak ise “bir borcun ana parası”  kabul edilmektedir. Peki sıradan insan için sermaye nedir? Şimdilerde sermaye para olarak kabul edilse de aslında sermaye insanların elindeki mal veya paraya ya da takasa uygun olabilecek değeri karşılığında başka bir değere insanların ulaşmasını sağlayacak eldeki herhangi bir somut meta olarak düşünülebilir, yani değerli bir mal, eşya vb.. İnsanlık tarih boyunca bir şeyleri sorgularken bir yandan da hayatları sonlanmayacakmış gibi mal mülk edinmeye çalışmıştır. Bir şekilde içgüdüsel olarak kendisini garantide hissettirecek(!) bir takım imkanları edinmeye onları korumaya odaklanmıştır. Oysaki hiçbir şey garantisinin olmadığını biliyor hatta ölüm gibi sert ve kesin bir gerçekle yüzleşirken bile sürekli bu gerçeği hatırlıyordu insanoğlu. Tarihten hiç ders almamış mıdır sizce insanoğlu yoksa ders aldıkları için mi icatlar gerçekleşmiştir. Gerçi icatlar, buluşlar genel anlamda teknik konulara odaklı olmuştur ama insanlara çok faydası olmuştur. Fakat icatların önceleri faydası olmuşsa da sonradan insanların daha fazla çalışmasına sebep olmuştur. Zaten bu dünyaya neden geldiğini çözemeyen  bu yüzden inançlar üreten, nereye gideceğini bilemeyen bunlara çözüm arayan, hayatın anlamını sorgulayan insanlık ya da ona anlam atfetmeye meyilli insanlık neden çok çalışmaktan geri dursun ki. Vakti güzel geçirmese de oyalanmasını sağlayacaktır değil mi? Ama işler öyle gerçekleşmiyor çünkü insan sanılandan çok daha kompleks bir varlık bu yüzden de ne yapılırsa yapılsın ne bulunursa bulunsun hem tatminsiz hem de mutsuz olabiliyor. Belki dile getirilmiyor ama her bir birey sürekli arayış içindedir ve başlıca sebebi bu durum oluşturmaktadır. Sorgulayan insan başka şeyleri merak eden insan ister istemez mevcut durumdan rahatsız olacaktır. Dolayısıyla yapmak istediği şeyleri düşünmeye bazı şeylerin hayalini kurmaya çalışacaktır. Peki bu durumun konumuzla bağlantısı nedir? Şöyle ki tarihteki gelişmeler, icatlar vs.. insanların işini kolaylaştırmaktan ziyade insanları normalden fazla çalıştırmakla onları sindirmiş gibi gösterse de onları aslında sindirmemiş başka ateşlerin kıvılcımlarını içerilerinde oluşturmuştur. Mesela sanayi devrimi; İngiltereden filizlenmiş buharlı makineler, fabrikalar aslında verimli, sorunsuz ve bolca üretim sağlamıştır. Fakat sonuçları yıllar içinde ortaya çıkmıştır. Kısa sürede oluşan fazla değer elde kalmış ve birikmiştir. Normalde uzun vadede üretilecek olan metalar kısa sürede çıkınca ortaya mecburen dışa açılarak başka toplumları işin içine sömürge veya ticaret yoluyla çekmiştir. Dışarda bunlar yaşanırken içerde ise ağır koşullarda çalışan öncelerin köylüsü o zamanların işçi sınıfı, iş ve temel ihtiyacı dışında kendine vaktinin kalmadığını fark etmeye başlamıştır buna ek olarak çok da fazla bir para eline geçmemiştir. Burada belki sermaye sahiplerini konuşmak gerekir onların bu durumu kötüye doğru kullanması veya iyi idare edememesi veya etmek istememesi çalışan insanların uzun saat çalışmaları çocuklarıyla ve ailesiyle vakit geçirememesi hayatın içinde ama yaşamın dışında bir durumda kalması onların çalışandan köle durumuna doğru evrilmesine sebebiyet vermiştir. Elbette bu durum yıllar içinde başka yaklaşım tarzlarının ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Baştaki konumuza doğru yaklaşırsak sorumuz şu; insanlık için para ne anlama geliyor. Para hala o Lidyalıların bulduğu anlamda mı sizce? Tabii ki hayır. Para neydi genel anlamda mal ve hizmetlerin değiş-tokuşu için yaygın olan araçlardan birisi. Takas için alternatif gibi olan belki madenlerin kullanımıyla bir şey olarak ortaya çıktı ama kullanımı sadece malın değişimini kolaylaştırmaktı ilk başlarda fakat şimdi öyle mi değil elbette. Para uzun yıllardır insanların gözünde güvence, rahatlık, güç, imkan, satın alma gücü ve bunun gibi anlamlara gelmektedir. Paradan dolayı mı böyle yoksa insandan dolayı mı böyle bu algı? Para bir cansız varlıksa haliyle iş bizde bitiyor ya da daha doğrusu bizim paraya yüklediğimiz anlam ve anlamlarda. Biyolojik olarak insanı ele alırsak beynimiz belirsizliği tehdit olarak algılar ve kesinlik yaratan şeyler dışındaki her şeye odaklanmamızı engelleyerek kendini korumaya odaklanır. Evrimsel süreçler boyunca beyinlerimiz belirsizliğe direnmeye hazır halde bulunmuşsa bile, hiçbir zaman geleceğin bize ne getireceğini bilemeyiz. Bu hal bize anksiyete olarak dönmüştür. Anksiyete; nedeni bilinmeyen, içten gelen, belirsiz, korku, kaygı, sıkıntı, kötü bir şey olacakmış endişesi ile yaşanan bir bunaltı duygusudur. Yaşamı tehdit eden ya da tehdit şeklinde algılanan bir çeşit alarm duygusudur. İçten ya da dıştan gelen tehlikeler ya da tehlike beklentilerine karşı yaşanan bir tepkidir. Korkunun, anksiyetinin bir sebebi de bilinmeyen şey, durum, kişi veya olaydır. Belki para direkt  bir tehdit ve bilinmemezlik durumu oluşturmasa da dolaylı olarak bir gelecek kaygısı, belirsiz bir durum, yorumlanması ve anlamlandırılması gereken bir şey olarak değerlendirilmiş insanlar tarafından bunun da en önemli sebebi beynimizin kendini ve doğal olarak bizi koruma altına almak istemesi ve bu durumla savaşma isteğidir. Toparlarsak sermaye denillince insanoğlunun aklına para ve metalar geliyor. Parayı elde eden imkanları ve gücü elde ediyor. Tarih boyunca yaşanan devrimler, buluşlar farklı olaylar insanları etkilese de sonunda biyolojisine yenik düşebiliyor insanlığın büyük bir çoğunluğu bireyci yaklaşımla değerlendirdiğimizde belki normal kabul edilebilir fakat bunun genele ve topluma ne denli faydası olur tartışılır. Ölüm gibi bir soğuk gerçeği bilmesine rağmen hayatını anlamlı ve hep birlikte anlam katarak yaşamayı bir türlü adet edinememiştir insanlar. İcatlar tarihin akışını değiştirmiş olsa da özünde her kritik dönemeçte insanlık yanlış tercihlere yönelmiştir. Yanlış tercih olarak bahsettiğimiz ise genelin faydasına olanı seçmemektir. Bu yüzden yaşanan değişiklikler bir süre sonra insanlığa ağır bir fatura olarak dönmüştür. Kıymeti bilinmeden geçen hayatlar aslında her şeye bir değer atfetmeye meyilliyken paranın keşfi ve yüzyıllar içinde yüklenen ve değişen anlamlarla değerlerini  paraya veya paranın sağladığı güce kurban vermiş olup esas olan bir şekilde tozlu raflarda kalmıştır. Üretilen değerlerin ve imkanların bölüşülememesi belki de bu durumu körükleyen önemli unsurlardan bir tanesidir belki de en önemlisidir. Kapitalizm kavramı işte tam burada karşımıza çıkıyor.  Peki kapitalizm nedir? Kısaca anlatmak gerekirse üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bunların kar amacıyla işletilmesine dayanan bir sistemdir. Toplumu yönetenler ve yönetilenler olarak bir şekilde ikiye ayırmıştır. Sanki eski dönemlerin güncellenmiş hali gibi duruyor değil mi? Kapitalizme göre ortada bir pasta vardır ve herkes bundan payını almak için çaba sarf edecektir. Hal böyle olunca insani duygular yerini rekabet ve bencilliğe bırakmıştır. Aslında bu denli sivri bir etkisi olacağını belki de Karl Marx veya bu kavramı destekleyenler bile düşünmedi ama insanın yapısı işleri bu seviyeye getirmiş bulunmakta. Peki şimdi ne yapmalı? Bulduklarımız tatmin etmemiş olabilir bizi başka bir pencereden bakmayı denesek nasıl olur? Madem ki sermaye denilince bizim için hikaye “Game of Thrones” gibi gidiyor o zaman son olarak Sosyal sermaye kavramına bakalım. Sosyal sermaye, bireylerin, toplumun resmi ve sivil kurumları arasında üyelik yoluyla fayda sağlama kapasitesi ve yeteneğidir. Bir yandan komşular, aileler ve bireyler arasında, diğer yandan da toplumdaki kurumlar arasında bağ oluşturan bir sermaye türüdür. Toplumdaki bireylerin, mevcut kaynakların daha etkin kullanımını sağlamak üzere birlikte çalışabilmeleri için sosyal sermayeye ihtiyaç vardır. Genellikle kabul edilen görüş ise, ortak faydaya dayalı işbirlikçi davranışın sosyal sermayenin özünü oluşturduğu ve de sosyal grupların, ortak iyinin elde edilmesi için birlikte çalışabilme ve işbirliği yapabilme kapasitelerini ifade ettiğidir. Sosyal sermaye kavramının çok boyutluluğu dolayısıyla, üzerinde fikir birliği yapabileceğimiz net bir tanım bulabilmek zordur. Yapılan tanımlamalarda güven, norm ve ağ kavramları ön plana çıkmaktadır. Toplum kesimlerinin ve bireylerin birbirlerine olan güven düzeyi, yazılı olan ve olmayan her türlü toplumsal davranış ve kurallardan oluşan normlar ve sosyal içerikli iletişim imkânlarının niteliği, sosyal sermayenin genel düzeyini belirlemektedir. Sonuç olarak elbette insanlık yaşarken ortaya somut bir değer ortaya çıkartacaktır. Bu değer ortaya çıkarken nadir insanların imzasıyla sıradan insanların çabasıyla yoğrulmaktayken bazı kurnaz insanlara ortadaki pastadan fazlaca pay vermek çok da mantıklı gelmiyor kulağa. Belki hakim sistemi bir anda değiştiremeyecekse de insanlık ve bu uzun hayat yolunda her ne kadar insanı biyolojisi sekteye uğratıp hataya düşürse de sosyal sermayeye ve insana önem veren insani paylaşıma ve insancıl duygu, düşünceye daha çok yaklaşma şansı olan sisteme doğru adım atmak belki de bir nebze olsun nefes aldırır insanlığa. Kimbilir belki o zaman sermayeye kurban olmadan hayatını daha anlamlı yaşama şansı bulabilir..

  • Sermaye

    Tarih boyunca insanoğlu her şeye bir değer atfetmeye meyilli olarak hayatını sürdürmüş ve paranın keşfiyle belki de elde ettiği tüm değerleri hatta metaları bile yüzyıllar içinde paraya paranın gücüne kurban vermiştir. Hala da devam eden bu durumun sebebi kapitalizm olarak gözükse bile acaba başka sebepler de olabilir mi? Başka pencerelerden bakarsak başka sebepler bulabilir miyiz? Bulduklarımız bizi tatmin edebilir mi? Hiç bir şey bulamasak bile derinlik kazanmak belki de daha iyi anlamamızı sağlayabilir bu esas meselemizi.