Gitmek mi zor, dönmek mi zor? Ne dersiniz? Şüphesiz ikisi de çetin ceviz. Cesaretini toplaması uzun sürermiş ya hani insanın, üstelik ne olacağı belli olmayan bir şeyse eğer peşinden gidilen, belki de ‘gitmesem daha iyi olacak’ diye sinsi bir düşüncenin filizlenmesiyle o toplanması gereken cesaret kırılmış bardak misali birkaç parçaya ayrılır sonra gel de onu topla, toplayabilirsen.. Toplayabilirsen bir de yol var önünde..:) Oysa ne kadar da kolaydır bir şeyleri oldurmak bir kez yakalanmaya görsün insan o tılsımlı cesur hareketler silsilesine. Kierkegaard’ın bakış açısıyla “Cesaret etmek bir anlık kontrolü kaybetmektir. Cesaret etmemek ise kendini kaybetmektir.”
O zaman haydi yolculuk başlasın! Yola çıkalım…
Ama bir dakika.. Gitmek nedir?
Gitmek denince aklımıza ilk ne geliyor. Basit değil mi? Bu da sorulur mu der insan doğal olarak. Bir yerden bir yere doğru devinim kazanmak veya bir yerden ayrılmak, yola çıkmak diye geçiyor literatürde. Hadi gelin biraz hayal kuralım. Can verelim biraz bu gitmeye. Mesela bir arkadaşına gitmek, sevdiklerini görmek için uzun bir yola gitmek, sinemaya gitmek(bu aralar netflix..), tiyatroya gitmek, tarihi bir yapı görmeye gitmek, müzeye gitmek, konsere gitmek, belki sadece bir manzarayı seyretmeye gitmek ve kendimizi dinlemek. Sanırım yeterince içimiz açılmıştır diye düşünüyorum. Sanki oralarda bulunmak o an orada olmak insanı bambaşka hissettiriyor. Şimdi ve buradanın tam olarak hayat bulduğu zamansız, mekansız, atmosfersiz o kare. Harika hissediyoruz değil mi? Elbette hele bir de çok keyif alıyorsak o andan değme keyfimize. Fakat bu hedefimizdi. Ne yani hedef oldu diye keyif almayacak mıyız? Hayır elbette keyif alacağız misli misli bu yolu bunun için çektik dimi. Ama esas mesele gitmekti ya hani oraya dönelim sonra geliriz.
Kimisi hızlı, kimisi yavaştır, kimisi olabildiğine ağır kanlı ve kimi insan da tez canlıdır. Fakat bir gerçek vardır ki bir yolculuk önemliyse ha deyince gidilmez, gidilemez. Gitmeden günler önce başlar ağrısı sancısı. Son gece uyutmaz. Hay aksi oysa çok rahatım dersin ama gözüne bir türlü uyku girmez. Kierkegaard’a burada bir selam çakalım ve soralım. Baba, biz cesaret ettik, yola da hazırız; peki kendimizi neden kaybettik, bir anlatsan mı? Hatta kontrolü de kaybetmiş olabiliriz, bizim bildiğimiz anlamda tabi.. Ama bir kez yola çıkıldı mı tüm endişe kaybolur yerini neşeye, eğlenceye ve meraka bırakır. İnsanın içinden başka bir kimlik çıkar adeta, insan kendine baksa o anda bu ben miyim dercesine şaşkın kalır. Gidilen her anın tadı çıkar. Tüm dünya unutulur, hatta “önemli” sayılabilecek her şey “aslında o kadar da önemli değilmiş” duygusuyla yer değiştirir. Yaşadığımızı hissederiz yolda ne yaşanırsa yaşansın. Ama bilmiyoruz biz nereye gittiğimizi, belki de gideceğimiz yeri biliyor ama gidilen yollar asla umrumuzda değil, biz sadece anı biriktirmeye gidiyoruz. Sahi bizim biraz çekiniyor olmamız gerekmiyor muydu? Bilmediğimiz yerde belki de tahmin edemeyeceğimiz şekilde hareket edeceğiz, bunun nesi güzel. Yoksa güzelliği mi burada. Ya da biliyoruz da haberimiz mi yok.
Aslında insan gitmeden de gider. Daha neler? Hani böyle iç dünyamıza iyi gelen, gizli gizli iç sesimizin bize fısıldadığı cazip ve biraz da kendimizi şımartan teklifler olunca ( aklınıza başka şeyler gelmesin.. :) ) İstemsiz olarak ruh ortamı terk eder. Beden oradadır ama ruh uçuş izni almıştır kuleden, çoktan. Ne diyor Platon “Ruh beden içindeyken tutsaktır, zincirlerle bağlıdır, kanatları yoktur. “ Tabi biz Platondan farklı olarak değerlendireceğiz Ruhu ama bu sözü söylemeden de geçemedim. Ruh seyrine başlayınca sizden habersiz ,sizin arzuladığınız yere mi gitmiş, bir deniz kenarına mı, hayatın bize sunduğu yapay sahnenin fevkalade dışına mı çıkmış, yoksa huzura mı kavuşmuştur belli değil belki nirvanaya ulaşmış olarak çoktan aradığı keyfe gelmiş bedeni bekliyordur belki. Yolculuktaki neşemiz oradan mı geliyor yoksa. Farkında olmadan ufacık bir hayal bile günümüzü güzelleştirebilir. Ruh devrede. Bazen gerçekten farketmeden hayal kurar ya insan işte tam da orası bahsettiğim nokta.
Gelelim dönüşe…
Bir yere gittiğimizi kabul edelim, orada anılar biriktirdik, sonra başka bir yere sonra bir daha ve sonra tüm süreç boyunca böyle ilerlediğimizi düşünelim. Ancak elbette bir yerde duracağız. İnsan durmadan düşünemezmiş. Şapkasını önüne koyar da düşünür derler. Şapkayı koyacak bir şey yok bizim anılarımız neşe fışkırıyor ama üzerine düşünecek bir şeyimiz var. Biz dönecek miyiz? Ne zaman? Neden? Çok fazla soru değil mi? Sırayla gidelim. Dönmeyeceksek gezi sonlanmıştır. Burada dönüş yok. Onu başka bir zaman konuşalım. Dönüş zamanına karar vermek bile aslında ruhu oradan ayırır ve dönüşe başlatır. Yavaş yavaş sürüne sürüne yola çıkar ruh ve siz neşenizi kaybediverirsiniz. Oysa siz her neredeyseniz o an devam ediyor fakat ne oldu da şimdi bunca anının üzerine durduk yere mutsuz olduk biz plan yaparken. Sanki terk-i diyar eyleyip çöllere sürgüne mi gidiyoruz yahu bu ne kasvet. Ne kadar deseniz de bu bir kez tahayyül edildiğinde ruhunuz çoktan yola çıkmıştır. Sadece bir yerden gitmek demesek.. Zor gibi geliyor düşününce, bazen bir anlaşmazlık olunca masadan kalkmak , küçük bir kavga olunca ortamdan ayrılmak ya da bulunulan yerde hem hal olma vaktinin tamamlanması ile içten içe uzaklaşmaya hazırlanmak, vazgeçmek, bir şeyin peşini bırakmak ya da kısaca geri dönmek. Eylem olarak eminim ki çok kısa sürede gerçekleşecektir. Kararı alması uygulaması göz açıp kapama süresinde ancak acısı biraz bol gibi gelir insana. Çünkü başlarken hevesi kaçmış gibi sönük olan, tabiri caizse gözünü feri gitmiş insan dönmek üzere olan insanla aynı değildir. Dönmek isteyen anıların kıymetini anladı. Dönerse üzülecektir şüphe yok ancak döndüğü takdirde de bir ömür hatırlanacak hatıraları vardır. Hemen olmasa da sonradan hatırlayacaktır.
Şimdi gitmek mi, dönmek mi… Ne diyoruz…
Burası karışacak vaziyet alın.
Yazının başında ana karakterimiz olan ataleti gömlek gibi üstüne giymiş o mübarek insan eğer yola çıkmadıysa hâlâ büyük bir fırsatı tepiyor demek istiyorum. İster insandan içeriye, ister dışarıya, ister yakına, ister uzağa olsun her yolculuk hayal gücü ile bizi başbaşa bırakır. Çünkü o bize en yakın ve en sıcak kısa film gösterimini sunandır. Ne de olsa kanatlarımız var ruhumuzda değil mi?
O, yola çıkmanın cesaretini hiç tadamamış, ruhunun kanatlarını hiç açamamış olan insan. Dostundan sana küçük bir yardım olsun bu sözüm. Belki de asıl zorluk, gitmek ya da dönmek değil, Kierkegaard’ın dediği gibi, o ilk adımı atıp kontrolü bir anlığına kaybetme cesaretini göstermektir. Zira ruh, Platon’un zincirlerinden kurtulup kendi seyrine başladığında, bedenin ataleti anlamsızlaşır. Ve işte o zaman anlarız ki, hayatın en büyük yolculuğu, aslında ne gidilen yollar ne de dönülen limanlardır; asıl yolculuk, o ilk cesur adımla başlayan ve her anı biriktirerek bizi bize getiren içsel devinimdir. Belki de bu yüzden, yola çıkmak, her şeye rağmen, her zaman bir başlangıçtır; bir kendini buluş, bir yeniden doğuş…
Biraz olsun kendinizi kaybetmeniz dileğimle..
Hilal için bir cevap yazın Cevabı iptal et