Dizilerde, filmlerde karakterlerin veya gerçek hayatta çevrenizden birinin yakın ya da uzak bir tanıdığın “Değiştim ben, o eski adam/kadın değilim” dediğini duymuşsunuzdur. Her zaman ilgiyi üzerine toplayan bu kısa ama bıçak keskinliğinde olan bu cümleyle kişi ne anlatır? Ya da biz izleyen, bu duruma şahit olan ne düşünürüz? Diplere dalmadan önce bendeki hissiyatı söylemek isterim. Bu cümleyi birinden duyduğumda mutlaka eskiden farklı bir şey yapacaktır, bilmediğim bir şeyle karşı karşıya kalacağım anlamına da gelebilir. Kanlı canlı karşımızda duran kişi her şeyiyle aynıyken nasıl olur da bu kadar bizim alıştığımızdan uzak belki de taban tabana zıt bir sinyal gönderebilir. Gerçekten demek istediği eski tanıdığın profili artık silebilirsin, zihnindeki ve kalbindeki bana ait hard diske format atsan fena olmaz çünkü o yok artık karşında. Belki de var ama bize asla o tanıdığımız yerden yaklaşmayacak. Tamam da gerçekten değişen neydi, ya da daha genel değişim neydi yahu. İnsan gerçekten değişir mi?
İnsan değişir mi denince, bu kadar tiratta bulunan, beylik lafları etrafa savuran insanın aslında saniyesi saniyesine uymaz yani sabit de durmaz bir canlı olduğu dolayısıyla insan elbette değişir başka ne yapar ki bu zat-ı muhterem. Çok çabuk karara vardık gibi oldu sanki.
“İnsan değişir mi, yoksa özünde hep aynı mı kalır?” sorusu, yalnızca gündelik hayatta değil, felsefe tarihinde de iki kutup yaratmıştır. Bir yanda, Herakleitos’un “aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözünde ifadesini bulan, insanı da evrenle birlikte durmaksızın akan, dönüşen bir varlık olarak görenler vardır. Diğer yanda ise Parmenides gibi, değişimi bir yanılsama sayıp özde değişmeyen bir insan doğasından söz edenler.
İşte bu iki eski Yunanlı, bugün bir dizide(aşk-ı memnu olmasa iyi olur😊) karşımıza çıkıp bizimle tartışsalar, muhtemelen “Ben değiştim” repliğine bile farklı tepkiler verirlerdi. Herakleitos, televizyonun karşısında “E tabii ki değiştin, zaten başka türlüsü mümkün değil” diyerek koltuğa yaslanırdı. Ona göre yalnızca insan değil, evrenin kendisi bir akıştır; sabit sandığımız her şey, çok yavaş aktığı için bize öyle görünür. Aynı nehre iki kez giremememizin sebebi sadece suyun değişmesi değildir; o suya giren biz de artık aynı biz değilizdir. Herakleitos’un dünyasında “o eski ben” diye bir şey yoktur; sadece “şimdiki ben” ve onun içinden sürekli doğan yeni ihtimaller vardır.
Parmenides ise büyük ihtimalle bu sahnede kaşlarını çatar, “Bu sadece görünüşte bir değişim” diye itiraz ederdi. Ona göre hakiki olan, değişen görüntülerin ardındaki tek ve değişmez özdür. Ne kadar saçını kesersen kes, tarzını değiştirsen de, mahalleni terk edip başka ülkelere gitsen de, senin hakkında “eski seni sildim” demek ancak duygusal bir abartı olabilir. Çünkü Parmenides’in diliyle söylersek: Varlık vardır ve değişmez; değiştiğini sandığın şey, aslında yanılan duyularının, karmaşık duygularının sana oynadığı küçük bir oyundur.
**
Tabi tarih ilerledikçe bu sahneye birçok farklı düşünür girer. Her biri aynı hayata, aynı insana, hatta bizim şu an sınırını çizdiğimiz aynı sahneye bambaşka açılardan yaklaşır. Birazdan yine değineceğim üstatların güzel bakış açılarına. Ancak bu konuda günlük hayatta neler hissettiğimiz penceresinden de yaklaşmak istiyorum biraz. O zaman sormak lazım kendimize ve çevremizdekilere neden değişiyoruz? Doğal sürecinde gerçekleşen kişinin ve çevrenin değişmesinden bahsetmiyorum. Peki “Ne oluyor da biz değişmek istiyoruz?”
Değişmek biraz devrimsel, biraz isyankâr bir eylem bence. Durumu kabul etmemek gibi hissediyorum. Yani her şey bize göre yolunda gidiyorsa insan yaradılışı gereği tembellik eder ve böyle zorlayıcı bir aktivitenin gayreti içine girmez. Neden girsin ki? Bir kez başladığında her şeyi didik didik ederek nelerin gerçekten rahatsız ettiğini belirleyip nelerin sabit halde devam edeceğinin kararını vermesi gerekir. Bu eyleme geçmeden önce insanın rahatsızlık duygusunu ve halini hissetmesi lazım. Küçük bir örnek verecek olursak eğer evimiz bize temiz gözüküyor odalarımız düzenli geliyor ise biz rahatsız hissetmeyiz ve temizlik için gerekli enerji ve motivasyon oluşmaz. ( öyle enerjiiii diyerek de çözülmediğini geçtiğimiz yıl anladık sanırım.. 😊) Dolayısıyla önce huzursuzluk ve rahatsızlık olacak sonra tekrar nasıl huzurlu oluruza giden yol için plan yapılır detaylandırılır ve nasıl daha iyi hissedeceksek ona göre değişimler için eylemler başlatılır.
-Yahu tamam da yaptıklarımızı değiştirdiğimizde başka şeyler yapınca biz de değişmiş oluyor muyuz hakikaten.
-Hemen değişemeyiz ama sonuçta önemli olan hedef değil yolculuk ya hani..
-Kervan yolda mı diyosun..
-Öyle de denir.. “Fake it till you make it” (Amerikancası) uygulasak da olur mesela..
Yani henüz değişmedik ama değişmemişken bunun taklidiyle de bünyemizde değişiklik başlatabiliriz. Hem de biz farkında olmadan derinlerde.. Konudan uzaklaşmadan küçük bir örnekle süslemek istiyorum. Amerikada yapılan bir araştırmada( zaten hep orada olmuyor mu, he bir de İsviçreli bilim adamları var üç açılı diş fırçası falan..😊) bir grup katılımcıyı 2 eşit sayıda gruba bölüyorlar ve grup üyelerinin kadın erkek sayıları da eşit. İlk grup üyelerine 5 dakika boyunca başı ve omuzlar dik, beden düz ve karşıya bakan ifade ve kişinin elleri belinde olarak durması görevi veriliyor. Beden dilindeki güçlü pozdan faydalanılıyor. İkinci grup üyelerine ise baş öne eğik, omuzlar düşük, vücut ise öne doğru eğimli yere bakan bir ifade ile görevlendiriliyor. Süre tamamlandığında her iki grup üyelerini bungee-jumping yapmak için belli bir yüksekliğe çıkartıyorlar. Sizin de kolayca tahmin ettiğiniz gibi 1.grup üyeleri 15 saniye içinde atlayışı gerçekleştiriyor ve hepsi atlayabiliyor. Ancak 2.grup üyeleri maalesef 30 sn altında başaramıyor ve hepsi atlayışı gerçekleştiremiyor.
Eee yani.. Bilimsel gerçeklik ortaya koyduk diye başka bir şeye ihtiyacımız yok mu..
“Nayır, nolamaz.” Çünkü insan biyopsikososyal varlıktır. Biyopsikososyal model 1977 yılında George Engel tarafından kavramsallaştırılmıştır. Ama zaten bundan önce de biliniyor ve hissediliyordu. Yoksa motivasyon konuşmaları, komutan konuşmaları, politikacıların halka hitabetleri başka bir yerden okunabilir mi Allah aşkına. Demek ki aslında biraz da tekdüze yerden gelmiyor değişim sancımız. Yani biyolojik olarak, psikolojik olarak ya da belki de en çok maruz kaldığımız sosyal olarak dürtüleniyoruz bu eylemde.
**
Kafam karışmaya başladı ama başkanım..
Sakin olun o iş bende..
Düşünürler yarım kalmıştı sanki, değil mi?
Tarih ilerledikçe insan değişir mi değişmez mi adlı tartışma, yalnızca soyut “varlık” üzerine değil, doğrudan insanın içine doğru kayar. Modern dönemde Hobbes sahneye çıkar ve insanın pek parlak olmayan bir fotoğrafını çeker: Ona göre insan, çıkarını kollayan, korkuları ve hırsları tarafından yönetilen bir varlıktır; “insan insanın kurdudur.” Bu tabloya bakınca, “insan değişir mi?” sorusuna verilecek cevap pek iç açıcı değildir. Hobbes için değişen, insanın içindeki temel doğa değil, bu doğayı zapt etmeye çalışan devletler, kanunlar, kurumlar ve kurallardır. Yani insan, özünde aşağı yukarı hep aynı kalırken, onu dizginlemeye çalışan kafeslerin şekli tarih boyunca değişir.
Rousseau ise aynı sahneye bambaşka bir ışıkla girer. O, doğa hâlindeki insanın özünde iyi olduğuna, merhamet ve şefkat taşıdığına inanır. Bozan, çürüten, yabancılaştıran şey ise toplumun kendisidir: eşitsizlikler, mülkiyet, rekabet, statü yarışı… Bu açıdan bakınca “Ben değiştim” diyen biri belki de aslında “Toplum beni değiştirdi” demek istiyordur. Rousseau’ya kulak verirsek, insanda değişmeyen bir “iyi çekirdek” vardır, ama bu çekirdeğin neye benzeyeceği, üstüne hangi kabukların örüleceği, hangi maskelerin yapıştırılacağı çağdan çağa, düzenden düzene değişir.
Varoluşçu düşünürler, özellikle de Sartre, işi iyice radikalleştirip “İnsan, kendini seçtikleriyle kurar” noktasına getirir. Bu bakış açısından bakınca “Ben değiştim” cümlesi, basit bir savunma değil, ağır bir itiraf ve iddialı bir ilan hâline gelir: “Dün seçtiğim ben olmak istemiyorum; bugün başka bir ben’i seçiyorum.”
**
Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle gemiyi karaya yanaştıralım artık.. 😊
Belki de “Ben değiştim” demek, sandığımız kadar net bir kopuşu değil, uzun süredir içimizde kıpırdayan bir huzursuzluğun nihayet dile gelmesini anlatıyordur. Ne Herakleitos’un dediği gibi durmaksızın akan bir nehrin içinde tamamen çözülüp gideriz, ne de Parmenides’in savunduğu gibi özümüzde taş kesiliriz. İnsan, tam da bu iki uç arasında salınan bir varlıktır: bazen değiştiğini sanır, bazen değişmediğini iddia eder ama her durumda seçtiklerinin yükünü sırtında taşır. O yüzden belki de asıl soru “İnsan değişir mi?” değildir. Asıl soru şudur: Değiştiğini söyleyen insan, bunun sorumluluğunu almaya hazır mıdır? Çünkü değişim, bir cümleyle ilan edilen bir kimlik değil; her gün yeniden verilen, çoğu zaman sessiz, çoğu zaman acılı ama her seferinde geri dönülmez bir karardır.
Ezcümle
“İnsan değişir mi?” sorusuna vereceğim cevap, belki de hem evet hem hayır. Evet, çünkü alışkanlıklarımız, düşüncelerimiz, ilişkilerimiz, hatta beden dilimiz bile zamanla dönüşüyor; dün asla yapmam dediğimiz şeyleri bugün denemeye cesaret edebiliyoruz. Hayır, çünkü bütün bu değişimlerin ortasında, acıya verdiğimiz tepki, sevgiye olan açlığımız, görülme isteğimiz, incinme biçimlerimiz tuhaf bir şekilde tanıdık kalıyor. Belki insan, kökünden başka biri olmuyor ama kökünün etrafına yeni halkalar ekleniyor; tıpkı her yıl büyüyen bir ağaç gibi. Bu yüzden biri karşımıza geçip “Değiştim ben” dediğinde, ona hem şüpheyle hem de umutla bakmakta haklıyız. Çünkü insan, ne tamamen başka biri olabilecek kadar yabancı, ne de sonsuza kadar aynı kalacak kadar taş İkisi arasında, ince bir ipte yürüyen dengeli bir cambaz gibi: Her adımıyla biraz daha değişen, ama yine de hâlâ kendisi olan bir varlık. Toplumla birlikte ama kimi zaman topluma rağmen, bazen kendisiyle el ele bazen kendisine rağmen; her zaman kendi seçtikleriyle, seçtiği ‘ben’leriyle yolunu çizen bir varlık..
Yollarınızın seçmeye değer, değişimlerinizin yaşamaya değer olması dileğimle..
EMRE ARDAHANLI için bir cevap yazın Cevabı iptal et