
18. yüzyılın önemli bir düşünürü olan Jean Jacques Rousseau, cumhuriyet ve cumhuriyetçi düşünce denildiğinde belki de akla ilk gelen düşünürdür. Neredeyse her siyasi doktrin özgürlüğü temel bir ilke olarak kabul eder. Fakat cumhuriyetçilik açısından özgürlük, bireylerin ortak yarar için kendisinin koymuş olduğu kurallara uyması şeklinde ortaya çıkar. Dolayısıyla cumhuriyetçiliğin ön kabulüne göre ortak yarara veya halkın genel iradesine uygun olmayan unsurlar insanı özgürleştirmek yerine köleleştiren bir yapıdadır. Ne güzel şeymiş Cumhuriyet diyormuşsunuz gibi hayal ediyorum şu an. Büyüklü küçüklü kutlanır bayramı değil mi? Bir düzine ritüeli de yoktur haliyle severek yapılır çünkü halk tarafından bilinir ki cumhuriyetle ben birey olarak buradayım ve bir değerim var. En azından böyle hissederiz, hissetmek işimize gelir :) Cumhuriyet tercih edilmeden önce ülkelerin ne gibi devlet yönetim şekilleriyle yönetildiğinden bahsetmek değil amacım. Ama zorlu yollardan gelinmiş bir yol olduğunu hatırladım bugün. Cumhur en kısa anlamıyla halk demek. Halk ise bu tanımda toplu olarak ele alınsa da monarşi gibi bir idareye kıyasla cumhuriyette halk çok daha bireyci bir yerden duruma yanaşır. Peki Kişilere seçme seçilme hakkı vermek veya onların din, fikir vb. özgürlüğünün olması onları birey yapar mı?
Elbette yapar ama şöyle diş kamaştıran bir insan olması için sanki biraz eleştiri kültürünün de olması lazımdır ya hani buralarda ortaya hemen tiyatro denen o nev-i şahsına münhasır bir hanımefendi atlar ortaya. İnsanı insana insanla anlatma sanatı. Biz böyle güzelledik bu sanatı ama eskiler nasıl düşünürdü, bazı eskiler(old school) en azından. Mesela yukarıda bahsi geçen Cumhuriyetçi arkadaşımız Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev eserinde şunları ifade etmektedir: “Bilimler ve sanatlardaki ilerleme mutluluğumuza bir şey katmamış, ahlâkımızı bozmuş, bu yüzden zevkimizi berbat etmiş olduğuna göre, kendi yollarında ileri bile gitmemiş sayısız yazar taslaklarına ne diyeceğiz.”
İlahi Rousseau ne şakacı adamsın(?!)
Bi dakka, gerçekten böyle mi düşünüyordu. :/ ama Cumhuriyete ne oldu? Özgürlükler falan.. Sana her konuda güvenmekle yanlış yapmışız o halde.. Neyse beşer şaşar diyelim.. Rousseau’yu burada bırakalım. Seyahatimize devam edelim.
Sanatların belki de en eskilerinden olan Tiyatro hala popülerliğini korumakta. Dijital bir istila ve toplumsal yozlaşmalara, tüketim çılgınlığına rağmen hala kendi halinde kendi gibilere ve hatta kendine benzemeyenlere de insanın halini anlatmaya devam etmektedir.
Platon ve Tertullianus gibi isimler tiyatroyu “yalan” ve “yozlaşma” olarak görürken; Aristoteles ve Shakespeare onu “hakikatin aynası” olarak tanımlar.
Rousseau için tiyatro “boş bir eğlence” iken; Nietzsche ve Chaplin için mizah, insan varoluşunun “en derin ve zorunlu savunma hattı”dır.
Bu çelişki, aslında tiyatronun binlerce yıldır hem bir eğitim aracı hem de bir eğlence sektörü olarak iki farklı kutup arasında gidip gelmesinden kaynaklanmaktadır.
Şöyle bir tarihsel yolculuğa çıkalım isterim..
Platon demiş ki “Tiyatro, duyguları coşturup aklı körelttiği için toplum için tehlikelidir ve sanatçılar ideal devletten sürülmelidir.” Ama Aristoteles “Tiyatro (trajedi/komedi), izleyicinin içindeki birikmiş duyguları boşaltarak onu arındıran (katharsis) hayati bir toplumsal eğitimdir.” Diyerek başka bir durumu görmüş.
Tertullianus “Tiyatro oyunları, tanrıya karşı işlenmiş bir günahtır; çünkü insan Tanrı’nın yarattığı kendi bedenini ve ruhunu taklit ederek sahteleştirir.” Diyerek sert bir vurguda bulunurken mahallenin en isyankar çocuğu Friedrich Nietzsche “Mizah ve tiyatro, yaşamın acımasız hakikatine karşı insanın yarattığı en büyük savunma mekanizması ve bir tür yaşama sevincidir.” Diyerek zıt bir bakış açısı sunmuştur.
Son kez bir daha …
Jean-Jacques Rousseau “Tiyatro, insanların zaten sahip olduğu toplumsal yozlaşmayı pekiştiren, sadece zaman öldürmeye yarayan yüzeysel bir eğlencedir.” Derkeeeen Oscar Wilde “Tiyatro, gerçek hayattan çok daha gerçektir; çünkü hayatta yapamadığımız her şeyi sahnede tüm çıplaklığıyla yaşarız.” Diyerek son noktayı koyar.
Bu işte bir kazanan çıkar mı? Ya da bir kazanan aramamız mı lazım, doğru mudur bu yaklaşım peki? Sahi hangi görüşe daha yakınsınız? Çok soru işareti oldu sanırım.. Sizi başınızı kaşımaktan kurtarayım ben yine atlayayım ortaya.. Ben ikinci görüşlerden yanayım daha çok.. Elbette hiçbir şey tamamen faydalı değil ve hiçbir şey ilanihaye sürmeyebilir ama ibrenin bana göre ikinci kısımda olduğu çok belli..
Yahu cumhuriyet diyorduk tiyatroya nasıl geldik .. :) (sıcaklardan, heeep sıcaklardan oluyor bu hız)

Tiyatro denilince aklınıza gelen yerler nereleridir?
Birkaç örnek fırlatalım ortaya kartpostal gibi
Teatro Antico di Taormina; Sicilya’da yer alan bu antik Yunan-Roma tiyatrosu, bir yanda Etna Dağı, diğer yanda masmavi deniz manzarasıyla belki de dünyanın en güzel panoramasına sahip tiyatrosudur.
Ya daaa
Efes Büyük Antik Tiyatro; İzmir Selçuk’ta yer alan bu görkemli yapı, 24 bin kişilik devasa kapasitesiyle antik dünyanın en etkileyici sahnelerinden biri olup mermer basamakları ve yamaca yaslanmış tasarımıyla bölgenin ve belki de ülkenin kültürel gücünü simgeleyen en efsanevi eserlerdendir.
Güncel örneklerden bahsetmek gerekirse Sydney Opera Binası mesela enfes bir yapı enfes bir zevk. Dünyanın en önemli performans merkezlerinden biri olarak kabul edilir.
Bizden ise Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nu analım.İstanbul’un en atmosferik açık hava mekanlarından olan Harbiye, antik tiyatro düzenini anımsatan mimarisiyle her yaz akşamı binlerce tiyatroseveri yıldızların altında buluşturmaya devam etmektedir hem de yıllardır.
İsmine dikkat ettiniz mi dostlar.. Kim ki bu Cemil Topuzlu?
Bileniniz var mı..
Türkiyede modern cerrahinin kurucu babası olan şahsiyet, bir cumhuriyet çocuğu. Her çocuğun eşit haklara sahip olduğu, aynı hayale farklı ailelerden farklı yerlerden gidilebileceğini gösteren ve olanak sağlayan Cumhuriyet adamlarından biri.
Bana göre tiyatro dünyadan bir kopuş gibi ama tam da değil çoğunlukla dünyasal dertlerle, neşelerle dolu bir kesit ve her zaman bizden bize doğru, kanlı canlı anlatımda bulunan insanı içine çeken zamanda mekanda yolculuğa çıkartan tabiri caizse ışınlama yapan bir sanat dalı. Şimdi Antik Yunan’a dayanan bu sanat dalı bir şeylerin anlatımına niyet etmiş. Ama sanat dalını icra edenler de sanatçılar yani insanlar yani bizlerden birileri. Buna gönül verenler elbette biraz daha halktan farklı düşünenlerdir. Farklı düşünmek için farklı yaşamak, hissetmek ve davranmak da lazım gelir öyle değil mi? Toplumların idare şekli farklı bile olsa insanların hep söyleyecek sözü varmış diye düşündüm. Söz söylemenin de bin bir çeşit yolu olsa gerek, şimdilerde herkes her şeye ulaşabiliyor, önceden öyle miydi ya? (cumhuriyet olsa da teknoloji yoktuJ ) Şimdi sahnedeki insanı düşünelim ses tonu, kullanımı, artikülasyonu, diyafram kullanımı, jest ve mimikler ve bunun gibi bir sürü detay ama sahnedeki insan için çoook önemli olan şeyler. Sadece sahnedeki insan için mi önemli bunlar tabii ki hayır çünkü sahnedeki insan anlatıyor da dinleyen bolca insan ne anlayacak bu anlatılandan ya da nasıl anlayacak buraları çok önemli görüyorum. İçeriği kıymetlendiren anlatıcı ve onun hal, hareket ve becerileri olacaktır.
Pekala her şey harika dinleyen akıllı, sahnedeki zeki ve çevik konu ise zehir zemberek nasıl anlatırsınız? Siz anlatırsınız da insanlar bunu dinlemek ister mi sizce. Bence insan çokça sıkılganlık sebebi üretebilen müthiş bir makine.. Bahane makinesi.. İzleyiciyi sıkmadan bu sıkıcı denebilecek konuyu nasıl anlatacağız peki?
Ne var canım anlatırım, nasılsa biri akıllı diğeri zeki(!)
Hadi buyrun cenaze namazına..
Tam da bu vakitte ortaya her durumun kahramanı(o bi he-man batman..), maymuncuk tadında her kapıyı zorlayan açmaya çalışan, ata sporumuz Mizah çıkıverir.

Mizah Arapçadan dilimize gelmiş bir kelimedir. Arapçada “şakalaşma, latife etme” anlamına gelen bu sözcük, Türkçede zamanla anlam genişlemesine uğrayarak yalnızca şaka ve nükteyi değil, güldürü, ironi ve toplumsal eleştiri işlevi taşıyan anlatım biçimlerini de kapsayan bir kavram hâline gelmiştir. Ama Arapçadan bize geçmeden öncesi de var tabi. Gerçek köklerine bakarsak eğer aşamalı bir değişim görmüş oluruz. Orijinal kelime humor. Antik Tıpta Hipokrat ve Galen ekolünde dört temel vücut sıvısı olan kan, balgam, sarı safra ve kara safra için humor kelimesi kullanılmış. Orta Çağda ve Rönesansta ise ruh halini simgelemiş. Vücut sıvılarından birisinin baskın olması durumunda ruh halinin değişip farklı ruh hallerine büründüğü düşünülürmüş. Esas ve son dönüşümü tarihi tam tespit edilememekle birlikte geç bir tarihe dayanmaktadır. Peki ne olmuş bu mizah neye dönüşmüş. Bir kişinin değişken ruh hâlleriyle (humour) alay etme veya onları gözlemleme alışkanlığı ve tabii ki de zamanla bu tür gözlemleri ifade eden anlatım biçimlerini (gülmeceyi) karşılar hâle gelmiş. Daha belki bir sürü anlam çıkabilir. Hepsi Ademoğluna ait tanımlar. Hepsi farklı coğrafyaların farklı ülkelerin insanlarının standart dışı durumlara verdiği tepkilerle adlandırılmış sürüsüne bereket etiketlendirmeler. (Tamam da kanka..)
Bütün bunları neden anlattık değil mi? Zor da değil aslında çoğunuz tahmin ettiniz hatta iç sesinin devreye girdi bile. Boşlukları doldurduk yani. Tanımlar farklı ama işaret edilen yerler hep aynı. Bir toplulukta insan sayısı arttıkça yaşanması muhtemel absürt olay olasılıkları katlanarak artmıştır. Kontrolü zorlaşan yerlerde insan topluluklarının idaresi basiretsiz kalarak bir takım saçma kararlar almış veya etkisiz girişimlerde bulunmuş bazen ise zalimce hareketler silsilesiyle toplulukları sindirmeye çalışmıştır. Tam da bu zamanlarda ortaya mizah çıkmış. Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bu noktada sanatçı tüm topluma ayna tutarak yaşananların saçmalığın daniskası olduğunu komedi ve mizah unsuruyla anlatarak kalabalığın alkışlarıyla toplumun umutlarını diri tutmayı başarmıştır.
Vaziyet alın buralar karışacak.. :)
Platon, gülmeyi ve mizahı genellikle aklın kontrolünü zayıflatan, insanı duygusal taşkınlıklara sürükleyen “tehlikeli” bir durum olarak görürdü. Cumhuriyet ve Yasalar gibi eserlerinde, komedinin ve dizginlenemez kahkahanın toplumsal düzeni ve bireyin ahlaki dengesini bozabileceğini savunmuştur. Aristoteles ise daha ılımlı bir yaklaşım sergilemiştir. Ona göre; mizah ne tamamen ciddiyetsiz (soytarılık) ne de tamamen neşesiz (kabalık) olmalı; ikisi arasındaki “altın orta” bulunmalıdır. Montaigne’e atfedilen bir söz var bakın şöyle “En belirgin delilik belirtisi, her şeyi ciddiye almaktır.” Ne kadar da keskin değil mi? Ortayı bulan başka bir üstat (şarlo) Charlie Chaplin de şöyle ifade ediyor “Hayat yakından bakıldığında bir trajedi, uzaktan bakıldığında ise bir komedidir.” Tanımlar değişebilir biraz da biz deneyelim mesela..
Mizah iyimser bir yol arayışı olabilir, komedi en etkili silahlardan biridir, insanları yakınlaştıran şeydir, hatta gülmeden geçilen bir gün yaşanılmış sayılmaz gibi çoğaltabiliriz. Antik çağlardan bu yana özgürleşmek, iyileşmek için öteki’yi ezene karşı, iktidardan güçten yana olana karşı bir sosyal ceza mekanizması olarak kral çıplak demenin lokum tadında en yumuşak yöntemi mizah olmuştur ve sarsılmaz yerini hep korumuştur. Değişen çağ ile birlikte diğer sanat dalları hızla ilerlerken tiyatro belki durağan bir ilerleme aşamasında olsa da mizah başta tiyatro olmak üzere her alanda her saniye şapkadan tavşan çıkarmaya devam edecektir. Çünkü bu onun huyudur.
Son tahlilde; çok şey söylemiş olsak da bütün bu uzun yolculukta aslında tek bir şeyi konuştuk. Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir; insanın düşünebildiği, eleştirebildiği, gülebildiği ve gerektiğinde iktidara “Kral çıplak.” diyebildiği ortak yaşam zemininin adıdır. Tiyatro bu zeminde sahne bulur, mizah bu zeminde nefes alır, sanat bu zeminde çoğalır. Çünkü özgürlüğün olmadığı yerde alkış korkuya, kahkaha ise fısıltıya dönüşür. Belki de bu yüzden yüzyıllardır filozoflar tartışıyor, sanatçılar anlatıyor, komedyenler güldürüyor ve insanlar yeniden düşünmeye başlıyor. Cumhuriyet, bütün bu seslerin aynı gökyüzü altında var olabilmesine izin veren en kıymetli sahnedir. İşte bu yüzden, bütün eksiklerine rağmen, bütün kusurlarına rağmen dönüp yeniden aynı cümleyi kurabiliyoruz:
Ne güzel şeydir Cumhuriyet.

Peki, sen ne düşünüyorsun?