-
Bir Top, Bir Külah, Bir Dünya

Malumunuz bu aralar Amerikada dünya kupası organizasyonu gerçekleşiyor. Amerikanın bu tarz organizasyonları gerçekleştirmede Avrupadan ve tabii ki bizden farkı bu tarz mega etkinliklere mücadele rekabet gibi kavramların yanı sıra ve hatta daha da fazla önem atfederek Eğlence olarak bakmasıdır. Bir eğlenme kültüründen bahsediyorum burada. Eğlenme kültürü bizim tarzımızdan biraz farklı ve işin içinde kayda değer faydalar ve bol paralar olunca haliyle bu durum gerçek adıyla buluşuyor. Eğlence pazarlaması(Entertainment Marketing) deniyor buna. Örnekleri NBA(Ulusal Basketbol Birliği), NFL(Amerikan Ulusal Futbol Ligi), MLB(Amerikan Profesyonel Beyzbol Kulüpleri Ligi) daha da çoğaltılabilir. God Bless America!
Tabi ben dünya kupası maçlarını imkanım doğrultusunda izlemeye gayret ediyorum. O harika vakitlere denk gelen(!) organizasyonda son günlerde çok güzel maçlar gerçekleşmekte. Fakat ben maçları izlerken zannediyorum pazarlama etkisiyle biraz fazla iştahlandım. Filmlerde görmüşsünüzdür mutlaka insanların bu tarz filmlerde bir şeyler yiyerek eğlendiğini ve sadece oynanan müsabakadan haz almak değil aynı zamanda orada olmak, anı yaşamak ve muhteşem fast-foodlar tüketmek gibi alışkanlıkları vardır. Bende etkisi farklı cereyan etti. Onu sizinle paylaşmak istiyorum. Kamera tribünleri gösterdiğinde ülke takımlarını destekleyen taraftarlar ve seyircileri görünce üstüne bu artan hava sıcaklıklarıyla birlikte dedim ki bi dondurma olsa ne giderdi ama çook canım çekti be. Buz gibi dondurmaa.. Yerken onu, dilim damağım donarken, tüm soğukluğu beynimin en üstünden frontal lobuma( bilmeyenler için futbolcunun kafayla gol attığı kısım :) ) kadar hissettiğim sırada Messi, Ronaldo veya Lamine Yamal hareketiyle dengeye geldiğimi hayal ettim. Sonra bir anda aklımda bir soru işareti sahi kim buna dondurma dedi. Donnarumma tamam onu biliyoruz da bu dondurma da kim nereden gelir kim buldu bunu? İnsan bunu neden bulur değil mi yani? Neyse iyi ki bulmuş iyi ki var yoksa çekilmez ama dimi..
Dondurmanın kökeni, tek bir coğrafyaya veya tarihe dayanmaktan ziyade, “buz yönetimi” ve “soğutma teknolojisinin” gelişimiyle binlerce yıla yayılan bir evrim süreci olarak geçiyor kaynaklarda. Yani bazı milletlerden örnekler verelim mesela Persler. Antik İran, eski İran olarak bilinen persler Buz saklama teknolojisinde önde gelenlerden biri. Kışın oluşan buzları toplayıp “Yakhchal” isimli depolarında saklamışlar. İlginç arı kovanı şeklinde olan bu depolarla yaza kadar saklamayı başarmışlar. Buzları kullanarak gül suyu ve şehriye ile karıştırarak bugün de bilinen “Faloodeh” benzeri serinletici tatlılar yapıyorlarmış. Ne ilginç değil mi?
Her yerden çıktığı gibi elbette Çin de oyunun içinde var. MÖ 3. binyıla kadar uzanan kayıtlarda, buzla karıştırılmış meyve suları ve bazen süt ürünlerinin tüketildiği belirtiliyor. Hatta Tang(bu isimde içecek mi vardı ne?:) ) Hanedanı döneminde, süt ve unun karıştırılıp soğutulduğu tekniklerden bahsedilir. Antik Roma ve Yunanda ise daha tanıdık bir isim var kanımca. İmparator Neron(Roma’nın ateş bükücüsü) gibi yöneticilerin, dağlardan getirilen karı bal ve meyve özleriyle karıştırarak “sorbet” benzeri tatlılar hazırlattığı efsaneleri de yaygın.
Sabırlı olun henüz soğutmadayız. Açık büfenin soğuk kısmında gibi hissettiniz farkındayım ama okurken bile serinlik geldiğini hisseder gibi oluyorum. Rönesans döneminde ise İtalya’da Fransa’da Şefler krema, şeker ve yumurtayı birleştirmiş dondurmuş ve saray tatlısı yapmış. Efsaneye göre Marco Polo, Çin’deki buzlu tatlı tariflerini Avrupa’ya taşımıştır. Ardından Catherine de’ Medici’nin İtalya’dan Fransa’ya gidişiyle birlikte, İtalyan usulü dondurma teknikleri Avrupa saray mutfaklarında standart haline gelmiş. Ama esas dondurma kırılım noktası tahmin edersiniz ki ding ding ding, and the Oscar goes to.., tabii ki Amerika. Sene 1851’de Jacob Fussell‘in ABD’nin Maryland şehrinde ilk ticari dondurma fabrikasını açması, dondurmanın kitlelere ulaşmasını sağlamış. Tabii ki teknolojiyle birlikte buraya kadar geldik. Şimdi ise her şeyde olduğu gibi dondurmada da muhteşem fabrikalar var. Bizde de hem eski usül hem yeni tarz üretim yerleri mevcut. Herkesin dondurması belki kendisine güzel gelir ama Maraş dondurmasıyla da yarışılması sanırım biraz zor. Burada biraz kayrılmayı hak ediyor emekçilerimiz ve kültürümüz.
Peki Dondurmayı neden bu kadar arzuluyor insanlar hiç düşündünüz mü? Sadece serinlemek için mi? Sanmıyordum araştırdım baktım. Dişe dokunur ya da dişi dondurur şeyler buldum. Hemen paylaşıyorum. İnsan beyni çağlardır hayatta kalmaya ayakta kalmaya çalışıyor. Evrimsel süreçte bu tarz yağlı ve şekerli besinleri ödül gibi kullanmış ve hedoni mekanizması sürekli tetiklenmiş. Dondurma, içeriğindeki yüksek şeker ve yağ oranıyla beyindeki “hedonik noktalara” (haz merkezleri) doğrudan etki ederek ani bir dopamin salgılanmasını tetikliyor ve kısa süreli bir mutluluk ve ödül hissi yaratır. Ama sadece bu mudur? Nope.. Araştırmalar göstermiş ki bu ürün bir duygusal regülasyon yaratıyor. Nasıl yani? Şöyle ki Araştırmalar, insanların dondurma gibi “konfor yiyeceklerine” çocukluklarındaki bakım verenleri veya mutlu anıları hatırlattığı için yöneldiğini gösteriyor. Bu, yalnızlık veya stres anlarında kişiye “güvende olduğu” hissini veren tanıdık bir limanmış. Biz bu limanı sevdik hem de çok :) Başka bir açıdan eski çağlardan bu yana bakıldığında dondurma Antik Çin’den 19. yüzyıla kadar buz, lojistik maliyeti nedeniyle bir ayrıcalıktı. Saraylarda buzlu tatlılar tüketmek, doğaya ve kaynağa hükmetmenin bir sembolüydü. Ama endüstrileşme ve Kapitalizm ile harmanlanınca(ahanda bir kapitalizm faydası bulduk helal bize) şimdi ise herkesin ulaşabileceği bir ürün oldu. Çünkü sen buna değersin.. :))
Dondurma bu denli fazla ve her geçen gün artan çeşitte üretilince insanın aklına biz bunların arasından nasıl seçim yapıyoruz gibi bir soru geliyor. Pierre Bourdieu beğeni üzerine “Beğeni bir sınıflandırma aracıdır; beğeniyi sergileyen kişi, kendini sınıflandırır ve başkaları tarafından sınıflandırılır.” Yani marka içeriğe karşı gibi bir kıyas çıkıyor ortaya. Şimdi kimimiz güvenilir marka derken kimisi lezzet diyebilir saygı duymak lazım. Eskiler ise Zarfa değil mazrufa bak diyecektir. Ancak dondurma gibi bir ürün bir sınıf malzemesi yapılabilir mi sizce? Bakalım.. Tüketim, sadece bir ihtiyacı gidermek değil, kişinin “habitus”unun (yaşam tarzının, dünya görüşünün) bir dışavurumudur. Yani aslında alışkanlıklarımız bizi gösterir gibi bir mana çıkartıyoruz üstadın dediklerinden. Modern toplumda dondurma yemek, sadece şeker ihtiyacını karşılamak değil, o “anlık haz” (gratification) kültürüne katılmaktır. Özellikle sosyal medyada dondurma fotoğrafları paylaşmak, o “estetik haz” dünyasına ait olma çabasıdır. Sonuçta bu bir ürün ve tüketim malzemesi. Bunu da tüketen büyük bir toplum kitlesi ise bu kısmı tüketim toplumu açısından da değerlendirmek yanlış olmaz. Zygmunt Bauman‘a göre tüketim toplumu sadece “tüketici”lerden oluşmaz. Emile Durkheim’den bir örnek de verir hatta. “parçalarının toplamından daha büyük bir bütündür” tüketim toplumu. “Dondurma, günümüzde artık bir gıda maddesi olma vasfını yitirmiş; bunun yerine, sıcak ve bunaltıcı gerçekliğin ortasında arzulanabilir, estetik ve soğuk bir ‘yeryüzü cenneti’ vaadi olarak kodlanmıştır. Tüketici dondurmayı yerken sadece soğuk bir maddeyi tüketmez; o, bu eylemle birlikte ‘tatlı yaşamın’, ‘çocuksu saflığın’ ve ‘estetik hazın’ bir simülakrını, yani gerçekliğin kendisinden arındırılmış bir gösterge sistemini satın alır. Dondurmanın porsiyonu, rengi veya dükkânın iç mekân tasarımı; artık ürünün lezzetinden ziyade, tüketicinin sosyal medyadaki dijital imgesine ne kadar uyum sağladığıyla ölçülen bir ‘ayrıcalık’ nesnesine dönüşmüştür. Böylece dondurma, biyolojik bir ihtiyaçtan koparılarak, arzunun sürekli devir daim ettiği, hiçbir doygunluğun gerçekleşmediği o büyük tüketim evreninde, geçici ama kusursuz bir ‘gösterge’ olarak konumlandırılır.”
Aristoteles(Babayla zor yarışırlar..) demiş ki;
“Bizler, tekrar tekrar yaptığımız şeylerden ibaretiz. O halde mükemmellik bir eylem değil, bir alışkanlıktır”
Yani şimdi bunun ne alakası var dondurmayla?! Var. Olmaz mı? Dondurma bilgisi bir pratik ister tek seferde başarmak şans olur. Kaldı ki çabuk başarılması kolay bir ürün de değildir. Bu kadar tüketim malzemesi pazarlama harikası olmuş olan bu yeryüzü cenneti parçası öyle çalakalem olur mu hiç? Elbette defalarca pratik yapılacak ve alışkanlık haline gelecek her şeyde olduğu gibi. Öylece hep aynı lezzeti tadalım mutlu olalım, olalım ki sınıfsal olarak Krallarla aynı seviyede hissedelim, güvenli limanımızda içimiz çocuk dışımız kral-kraliçe olsun.
Pekâlâ, ya Aristo Baba ne derdi bu işe? “Bizler, tekrar tekrar yaptığımız şeylerden ibaretiz. O halde mükemmellik bir eylem değil, bir alışkanlıktır.” İlk bakışta dondurmayla ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz. Ama biraz durup düşününce aslında Dünya Kupası’nı izleme ritüelimizden, tribündeki taraftarın coşkusuna; maç başlar başlamaz elimizin patlamış mısıra, gazlı içeceğe ya da benim o akşam canımı fena hâlde çektiren dondurmaya gitmesine kadar her şey alışkanlıklarımızın bir parçası. Yıllar içinde spor sadece doksan dakikalık bir mücadele olmaktan çıkmış; yemeğiyle, müziğiyle, ekran başındaki heyecanıyla ve paylaşılan anılarıyla bir yaşam kültürüne dönüşmüş. Belki de Amerika’nın “eğlence pazarlaması” dediği şey tam da budur: İnsanlara sadece bir maç satmak değil, her dört yılda bir tekrar etmek isteyecekleri bir alışkanlık kazandırmak. Benim bugün dondurma istemem de belki açlıktan değil, o atmosferin bende uyandırdığı ritüelin bir parçasıydı.
Afiyet olsun, neşeli seyirler..

-
Ne güzel şeydir Cumhuriyet

18. yüzyılın önemli bir düşünürü olan Jean Jacques Rousseau, cumhuriyet ve cumhuriyetçi düşünce denildiğinde belki de akla ilk gelen düşünürdür. Neredeyse her siyasi doktrin özgürlüğü temel bir ilke olarak kabul eder. Fakat cumhuriyetçilik açısından özgürlük, bireylerin ortak yarar için kendisinin koymuş olduğu kurallara uyması şeklinde ortaya çıkar. Dolayısıyla cumhuriyetçiliğin ön kabulüne göre ortak yarara veya halkın genel iradesine uygun olmayan unsurlar insanı özgürleştirmek yerine köleleştiren bir yapıdadır. Ne güzel şeymiş Cumhuriyet diyormuşsunuz gibi hayal ediyorum şu an. Büyüklü küçüklü kutlanır bayramı değil mi? Bir düzine ritüeli de yoktur haliyle severek yapılır çünkü halk tarafından bilinir ki cumhuriyetle ben birey olarak buradayım ve bir değerim var. En azından böyle hissederiz, hissetmek işimize gelir :) Cumhuriyet tercih edilmeden önce ülkelerin ne gibi devlet yönetim şekilleriyle yönetildiğinden bahsetmek değil amacım. Ama zorlu yollardan gelinmiş bir yol olduğunu hatırladım bugün. Cumhur en kısa anlamıyla halk demek. Halk ise bu tanımda toplu olarak ele alınsa da monarşi gibi bir idareye kıyasla cumhuriyette halk çok daha bireyci bir yerden duruma yanaşır. Peki Kişilere seçme seçilme hakkı vermek veya onların din, fikir vb. özgürlüğünün olması onları birey yapar mı?
Elbette yapar ama şöyle diş kamaştıran bir insan olması için sanki biraz eleştiri kültürünün de olması lazımdır ya hani buralarda ortaya hemen tiyatro denen o nev-i şahsına münhasır bir hanımefendi atlar ortaya. İnsanı insana insanla anlatma sanatı. Biz böyle güzelledik bu sanatı ama eskiler nasıl düşünürdü, bazı eskiler(old school) en azından. Mesela yukarıda bahsi geçen Cumhuriyetçi arkadaşımız Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev eserinde şunları ifade etmektedir: “Bilimler ve sanatlardaki ilerleme mutluluğumuza bir şey katmamış, ahlâkımızı bozmuş, bu yüzden zevkimizi berbat etmiş olduğuna göre, kendi yollarında ileri bile gitmemiş sayısız yazar taslaklarına ne diyeceğiz.”
İlahi Rousseau ne şakacı adamsın(?!)
Bi dakka, gerçekten böyle mi düşünüyordu. :/ ama Cumhuriyete ne oldu? Özgürlükler falan.. Sana her konuda güvenmekle yanlış yapmışız o halde.. Neyse beşer şaşar diyelim.. Rousseau’yu burada bırakalım. Seyahatimize devam edelim.
Sanatların belki de en eskilerinden olan Tiyatro hala popülerliğini korumakta. Dijital bir istila ve toplumsal yozlaşmalara, tüketim çılgınlığına rağmen hala kendi halinde kendi gibilere ve hatta kendine benzemeyenlere de insanın halini anlatmaya devam etmektedir.
Platon ve Tertullianus gibi isimler tiyatroyu “yalan” ve “yozlaşma” olarak görürken; Aristoteles ve Shakespeare onu “hakikatin aynası” olarak tanımlar.
Rousseau için tiyatro “boş bir eğlence” iken; Nietzsche ve Chaplin için mizah, insan varoluşunun “en derin ve zorunlu savunma hattı”dır.
Bu çelişki, aslında tiyatronun binlerce yıldır hem bir eğitim aracı hem de bir eğlence sektörü olarak iki farklı kutup arasında gidip gelmesinden kaynaklanmaktadır.
Şöyle bir tarihsel yolculuğa çıkalım isterim..
Platon demiş ki “Tiyatro, duyguları coşturup aklı körelttiği için toplum için tehlikelidir ve sanatçılar ideal devletten sürülmelidir.” Ama Aristoteles “Tiyatro (trajedi/komedi), izleyicinin içindeki birikmiş duyguları boşaltarak onu arındıran (katharsis) hayati bir toplumsal eğitimdir.” Diyerek başka bir durumu görmüş.
Tertullianus “Tiyatro oyunları, tanrıya karşı işlenmiş bir günahtır; çünkü insan Tanrı’nın yarattığı kendi bedenini ve ruhunu taklit ederek sahteleştirir.” Diyerek sert bir vurguda bulunurken mahallenin en isyankar çocuğu Friedrich Nietzsche “Mizah ve tiyatro, yaşamın acımasız hakikatine karşı insanın yarattığı en büyük savunma mekanizması ve bir tür yaşama sevincidir.” Diyerek zıt bir bakış açısı sunmuştur.
Son kez bir daha …
Jean-Jacques Rousseau “Tiyatro, insanların zaten sahip olduğu toplumsal yozlaşmayı pekiştiren, sadece zaman öldürmeye yarayan yüzeysel bir eğlencedir.” Derkeeeen Oscar Wilde “Tiyatro, gerçek hayattan çok daha gerçektir; çünkü hayatta yapamadığımız her şeyi sahnede tüm çıplaklığıyla yaşarız.” Diyerek son noktayı koyar.
Bu işte bir kazanan çıkar mı? Ya da bir kazanan aramamız mı lazım, doğru mudur bu yaklaşım peki? Sahi hangi görüşe daha yakınsınız? Çok soru işareti oldu sanırım.. Sizi başınızı kaşımaktan kurtarayım ben yine atlayayım ortaya.. Ben ikinci görüşlerden yanayım daha çok.. Elbette hiçbir şey tamamen faydalı değil ve hiçbir şey ilanihaye sürmeyebilir ama ibrenin bana göre ikinci kısımda olduğu çok belli..
Yahu cumhuriyet diyorduk tiyatroya nasıl geldik .. :) (sıcaklardan, heeep sıcaklardan oluyor bu hız)

Tiyatro denilince aklınıza gelen yerler nereleridir?
Birkaç örnek fırlatalım ortaya kartpostal gibi
Teatro Antico di Taormina; Sicilya’da yer alan bu antik Yunan-Roma tiyatrosu, bir yanda Etna Dağı, diğer yanda masmavi deniz manzarasıyla belki de dünyanın en güzel panoramasına sahip tiyatrosudur.
Ya daaa
Efes Büyük Antik Tiyatro; İzmir Selçuk’ta yer alan bu görkemli yapı, 24 bin kişilik devasa kapasitesiyle antik dünyanın en etkileyici sahnelerinden biri olup mermer basamakları ve yamaca yaslanmış tasarımıyla bölgenin ve belki de ülkenin kültürel gücünü simgeleyen en efsanevi eserlerdendir.
Güncel örneklerden bahsetmek gerekirse Sydney Opera Binası mesela enfes bir yapı enfes bir zevk. Dünyanın en önemli performans merkezlerinden biri olarak kabul edilir.
Bizden ise Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nu analım.İstanbul’un en atmosferik açık hava mekanlarından olan Harbiye, antik tiyatro düzenini anımsatan mimarisiyle her yaz akşamı binlerce tiyatroseveri yıldızların altında buluşturmaya devam etmektedir hem de yıllardır.
İsmine dikkat ettiniz mi dostlar.. Kim ki bu Cemil Topuzlu?
Bileniniz var mı..
Türkiyede modern cerrahinin kurucu babası olan şahsiyet, bir cumhuriyet çocuğu. Her çocuğun eşit haklara sahip olduğu, aynı hayale farklı ailelerden farklı yerlerden gidilebileceğini gösteren ve olanak sağlayan Cumhuriyet adamlarından biri.
Bana göre tiyatro dünyadan bir kopuş gibi ama tam da değil çoğunlukla dünyasal dertlerle, neşelerle dolu bir kesit ve her zaman bizden bize doğru, kanlı canlı anlatımda bulunan insanı içine çeken zamanda mekanda yolculuğa çıkartan tabiri caizse ışınlama yapan bir sanat dalı. Şimdi Antik Yunan’a dayanan bu sanat dalı bir şeylerin anlatımına niyet etmiş. Ama sanat dalını icra edenler de sanatçılar yani insanlar yani bizlerden birileri. Buna gönül verenler elbette biraz daha halktan farklı düşünenlerdir. Farklı düşünmek için farklı yaşamak, hissetmek ve davranmak da lazım gelir öyle değil mi? Toplumların idare şekli farklı bile olsa insanların hep söyleyecek sözü varmış diye düşündüm. Söz söylemenin de bin bir çeşit yolu olsa gerek, şimdilerde herkes her şeye ulaşabiliyor, önceden öyle miydi ya? (cumhuriyet olsa da teknoloji yoktuJ ) Şimdi sahnedeki insanı düşünelim ses tonu, kullanımı, artikülasyonu, diyafram kullanımı, jest ve mimikler ve bunun gibi bir sürü detay ama sahnedeki insan için çoook önemli olan şeyler. Sadece sahnedeki insan için mi önemli bunlar tabii ki hayır çünkü sahnedeki insan anlatıyor da dinleyen bolca insan ne anlayacak bu anlatılandan ya da nasıl anlayacak buraları çok önemli görüyorum. İçeriği kıymetlendiren anlatıcı ve onun hal, hareket ve becerileri olacaktır.
Pekala her şey harika dinleyen akıllı, sahnedeki zeki ve çevik konu ise zehir zemberek nasıl anlatırsınız? Siz anlatırsınız da insanlar bunu dinlemek ister mi sizce. Bence insan çokça sıkılganlık sebebi üretebilen müthiş bir makine.. Bahane makinesi.. İzleyiciyi sıkmadan bu sıkıcı denebilecek konuyu nasıl anlatacağız peki?
Ne var canım anlatırım, nasılsa biri akıllı diğeri zeki(!)
Hadi buyrun cenaze namazına..
Tam da bu vakitte ortaya her durumun kahramanı(o bi he-man batman..), maymuncuk tadında her kapıyı zorlayan açmaya çalışan, ata sporumuz Mizah çıkıverir.

Mizah Arapçadan dilimize gelmiş bir kelimedir. Arapçada “şakalaşma, latife etme” anlamına gelen bu sözcük, Türkçede zamanla anlam genişlemesine uğrayarak yalnızca şaka ve nükteyi değil, güldürü, ironi ve toplumsal eleştiri işlevi taşıyan anlatım biçimlerini de kapsayan bir kavram hâline gelmiştir. Ama Arapçadan bize geçmeden öncesi de var tabi. Gerçek köklerine bakarsak eğer aşamalı bir değişim görmüş oluruz. Orijinal kelime humor. Antik Tıpta Hipokrat ve Galen ekolünde dört temel vücut sıvısı olan kan, balgam, sarı safra ve kara safra için humor kelimesi kullanılmış. Orta Çağda ve Rönesansta ise ruh halini simgelemiş. Vücut sıvılarından birisinin baskın olması durumunda ruh halinin değişip farklı ruh hallerine büründüğü düşünülürmüş. Esas ve son dönüşümü tarihi tam tespit edilememekle birlikte geç bir tarihe dayanmaktadır. Peki ne olmuş bu mizah neye dönüşmüş. Bir kişinin değişken ruh hâlleriyle (humour) alay etme veya onları gözlemleme alışkanlığı ve tabii ki de zamanla bu tür gözlemleri ifade eden anlatım biçimlerini (gülmeceyi) karşılar hâle gelmiş. Daha belki bir sürü anlam çıkabilir. Hepsi Ademoğluna ait tanımlar. Hepsi farklı coğrafyaların farklı ülkelerin insanlarının standart dışı durumlara verdiği tepkilerle adlandırılmış sürüsüne bereket etiketlendirmeler. (Tamam da kanka..)
Bütün bunları neden anlattık değil mi? Zor da değil aslında çoğunuz tahmin ettiniz hatta iç sesinin devreye girdi bile. Boşlukları doldurduk yani. Tanımlar farklı ama işaret edilen yerler hep aynı. Bir toplulukta insan sayısı arttıkça yaşanması muhtemel absürt olay olasılıkları katlanarak artmıştır. Kontrolü zorlaşan yerlerde insan topluluklarının idaresi basiretsiz kalarak bir takım saçma kararlar almış veya etkisiz girişimlerde bulunmuş bazen ise zalimce hareketler silsilesiyle toplulukları sindirmeye çalışmıştır. Tam da bu zamanlarda ortaya mizah çıkmış. Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bu noktada sanatçı tüm topluma ayna tutarak yaşananların saçmalığın daniskası olduğunu komedi ve mizah unsuruyla anlatarak kalabalığın alkışlarıyla toplumun umutlarını diri tutmayı başarmıştır.
Vaziyet alın buralar karışacak.. :)
Platon, gülmeyi ve mizahı genellikle aklın kontrolünü zayıflatan, insanı duygusal taşkınlıklara sürükleyen “tehlikeli” bir durum olarak görürdü. Cumhuriyet ve Yasalar gibi eserlerinde, komedinin ve dizginlenemez kahkahanın toplumsal düzeni ve bireyin ahlaki dengesini bozabileceğini savunmuştur. Aristoteles ise daha ılımlı bir yaklaşım sergilemiştir. Ona göre; mizah ne tamamen ciddiyetsiz (soytarılık) ne de tamamen neşesiz (kabalık) olmalı; ikisi arasındaki “altın orta” bulunmalıdır. Montaigne’e atfedilen bir söz var bakın şöyle “En belirgin delilik belirtisi, her şeyi ciddiye almaktır.” Ne kadar da keskin değil mi? Ortayı bulan başka bir üstat (şarlo) Charlie Chaplin de şöyle ifade ediyor “Hayat yakından bakıldığında bir trajedi, uzaktan bakıldığında ise bir komedidir.” Tanımlar değişebilir biraz da biz deneyelim mesela..
Mizah iyimser bir yol arayışı olabilir, komedi en etkili silahlardan biridir, insanları yakınlaştıran şeydir, hatta gülmeden geçilen bir gün yaşanılmış sayılmaz gibi çoğaltabiliriz. Antik çağlardan bu yana özgürleşmek, iyileşmek için öteki’yi ezene karşı, iktidardan güçten yana olana karşı bir sosyal ceza mekanizması olarak kral çıplak demenin lokum tadında en yumuşak yöntemi mizah olmuştur ve sarsılmaz yerini hep korumuştur. Değişen çağ ile birlikte diğer sanat dalları hızla ilerlerken tiyatro belki durağan bir ilerleme aşamasında olsa da mizah başta tiyatro olmak üzere her alanda her saniye şapkadan tavşan çıkarmaya devam edecektir. Çünkü bu onun huyudur.
Son tahlilde; çok şey söylemiş olsak da bütün bu uzun yolculukta aslında tek bir şeyi konuştuk. Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir; insanın düşünebildiği, eleştirebildiği, gülebildiği ve gerektiğinde iktidara “Kral çıplak.” diyebildiği ortak yaşam zemininin adıdır. Tiyatro bu zeminde sahne bulur, mizah bu zeminde nefes alır, sanat bu zeminde çoğalır. Çünkü özgürlüğün olmadığı yerde alkış korkuya, kahkaha ise fısıltıya dönüşür. Belki de bu yüzden yüzyıllardır filozoflar tartışıyor, sanatçılar anlatıyor, komedyenler güldürüyor ve insanlar yeniden düşünmeye başlıyor. Cumhuriyet, bütün bu seslerin aynı gökyüzü altında var olabilmesine izin veren en kıymetli sahnedir. İşte bu yüzden, bütün eksiklerine rağmen, bütün kusurlarına rağmen dönüp yeniden aynı cümleyi kurabiliyoruz:
Ne güzel şeydir Cumhuriyet.

-
Gemi Kazasından Ruhun Özgürlüğüne

Bir varmış bir yokmuş… Zamanın henüz ağır aktığı, denizlerin haritalardan daha büyük olduğu çağlarda, Zenon adında Kıbrıslı bir tüccar yaşarmış. Bugünün insanları nasıl daha iyi bir hayatın, daha büyük fırsatların ve daha parlak yarınların peşinden şehirler, ülkeler ve hatta kıtalar değiştiriyorsa, Zenon da aynı umutlarla denize açılmış. Limanlar onun için yalnızca durak, ufuklar ise henüz ulaşılmamış vaatlermiş.
Rotasını Atina’ya çeviren Zenon’un gemisinin ambarları, Fenike’nin en değerli hazinelerinden biri olan meşhur erguvan boyalarıyla doluymuş. O boyalar ki sıradan kumaşlara değil, kralların omuzlarına dokunurmuş. Erguvan rengi o günlerde yalnızca zenginlerin ve soyluların ulaşabildiği; gücün, servetin ve ayrıcalığın sessiz diliymiş. Ama Zenon’un gemisinde yalnızca ticaret malları değil, umutlar da taşınıyormuş. İnsan, çoğu zaman en ağır yükünü görünmeyen yerlerde taşır; Zenon’un gemisinde de hayalleri, kendisi için kurduğu gelecek, henüz gerçekleşmemiş başarılarının gölgesi ve hayatın ona borçlu olduğunu sandığı yarınlar varmış.
Fakat hayatın kendine özgü bir dili vardır; insan plan yaparken o bazen bambaşka bir hikâye yazarmış. Derken deniz konuşmaya karar vermiş. Attika kıyılarına yaklaşırken gökyüzü karararak kendi içine kapanmış, ufuk çizgisi silinmiş. Rüzgâr önce fısıldamış, sonra bağırmış ve korkunç bir fırtına kopmuş. Dalgalar gökyüzüne yükselmiş, suyla gökyüzünü birbirinden ayırmak imkânsız hale gelmiş. Rüzgârın gemiyi bir oyuncak gibi savurduğu, direklerin çatırdayıp insanların dualarının uğultuya karıştığı saatler süren mücadelenin ardından gemi parçalanarak denizin karanlığına gömülmüş. Deniz, kendisine ait olanı geri almış.
Sabah olduğunda ortada ne ticaret kalmış ne servet ne de gelecek hesapları… Yalnızca kıyıya vurmuş yorgun bir adam varmış: Zenon.
Zenon hayatta kalmıştı ama bazen insanın yaşaması, her şeyini kaybettiği gerçeğini değiştirmez. Kumların üzerinde otururken denize uzun uzun bakmış, belki de ilk kez hiçbir şey düşünmeden. Çünkü bazı kayıplar insanın zihnindeki bütün sesleri susturur. O gün denizin dibine yalnızca bir gemi, yılların emeği ve kurulan düzen inmedi; bir kimlik gömüldü. İnsan bazen kendisini sahip olduklarıyla karıştırır; parası kadar güçlü, makamı kadar değerli, alkışlandığı kadar önemli olduğuna inanır. Sonra hayat gelir, tek bir dalgayla bütün süsleri söker ve geriye kalan kişiyi sessizce insanın önüne bırakır. Hayat o gün Zenon’a şu soruyu sormuştu: “Elindeki her şeyi kaybetsen, geriye kim kalır?”
Zenon işte o gün kendisiyle ilk kez karşılaşmıştı ve gerçek yolculuğu o anda başladı.
Atina’ya vardığında artık zengin bir tüccar değildi; ceplerinde servet değil, büyük bir boşluk taşıyordu. Fakat boşlukların da kendine özgü bir bereketi vardır; dolu eller yeni şeyler tutamaz. Zihninde cevaplanmayı bekleyen bir soruyla yürürken yolu küçük bir kitapçı dükkânına düştü. Yağmur yağıyor mu ya da güneş mi yakıyordu, bunu kimse bilmiyor; tarih büyük olayları kaydeder, insan ruhunu değiştiren küçük anları değil. Fakat o dükkânda bir şey oldu; bir sayfa açıldı, filozofların eserleriyle karşılaştı ve görünmez bir kapı aralandı. Zenon o kapıdan içeri girdi.
Çünkü insan bazen bütün kapıların kapandığını sandığında hayat ona hiç fark etmediği bir pencere gösterir. Zenon da kaybettiği servetin peşinden gitmek yerine kaybedilemeyecek şeylerin peşine düştü: bilgelik, karakter, erdem ve zihinsel dayanıklılık. Yıllar boyunca filozofların peşinden yürüdü, öğrendi, düşündü ve soruların cevaplardan daha değerli olduğunu gördü. Bilginin yalnızca aklı değil, insanın karakterini de şekillendirdiğini anladığında, kaybettiği servetin yerini başka bir zenginlik almıştı.
Sonunda Atina’daki Stoa Poikile adlı sütunlu galeride ders vermeye başladı. Artık ambarlarında mallar değil, fikirler taşıyordu ve bu fikirler erguvan boyalarından çok daha uzun ömürlü çıkacaktı. Zamanla onun öğretileri bulunduğu yerin adını aldı: Stoacılık.
Bu öğretinin merkezinde, insanın hayatını değiştirebilecek kadar sade ama sarsılmaz bir fikir vardı: Bazı şeyler bizimdir, bazıları ise değildir. Hayatta kontrol edebildiklerimiz ve kontrol edemediklerimiz vardır. Rüzgâr bizim değildir, onu kontrol edemezsin. Dalgalar bizim değildir. Geçmiş bizim değildir, onu değiştiremezsin. İnsanların ne düşüneceğini yönetemezsin. Yarının sana ne getireceğini bilemezsin. Ama verdiğimiz cevap, bugün nasıl davranacağımızı seçmek… İşte o tamamen bize aittir ve özgürlük tam da burada başlar. Zenon bunu kitaplardan öğrenmedi, bizzat denizden öğrendi. Çünkü bazı öğretmenler konuşur, bazıları ise her şeyi alıp gider.
Zenon yıllar sonra yaşadığı felaketi hatırladığında şöyle diyecekti:
“İnsan için önemli olan, başına gelenler değil; uğradığı kaza ve talihsizliklere nasıl dayandığıdır.”
Bu söz yalnızca bir filozofun teorik düşüncesi değildi; fırtınanın ortasında her şeyini kaybetmiş bir insanın gerçeği, küllerin içinden çıkarılmış bir hatıraydı. Zaten tarihe yön veren büyük insanlar çoğu zaman başarılarının ışığında değil, çelişkilerinin, kayıplarının ve kırıldıkları yerlerin içinde şekillenir ve büyürler. Çatlamayan toprak suyu içine alamaz, kırılmayan kabuk yeni bir hayata yer açamaz. İnsan ruhu da böyledir. Onları farklı yapan şey hiç düşmemiş olmaları değildir; düşmelerine rağmen yeniden ayağa kalkmayı öğrenmiş olmalarıdır. Bazıları yaşadığı acıyı sadece bir yara olarak saklar; bazıları ise aynı yarayı bir pencereye, bir pusulaya dönüştürür ve oradan daha geniş bir gökyüzü görür. Zenon ikinci yolu seçmişti.
İşte gerçek dönüşüm burada başlar. Çünkü insanın en büyük yolculuğu bazen şehirler ya da kıtalar arasında değil, kendi içine doğru yaptığı yolculuktur. O yolculukta dış dünyanın gürültüsü azaldıkça, insan kendi sesini daha net duymaya başlar. Ve bir gün, haritalarda bulunmayan sessiz bir ülke keşfeder kendi içinde. Övgülere ihtiyaç duymayan, kayıplardan korkmayan, yalnızlıktan ürkmeyen, korkunun sustuğu ve değişimlerin ortasında özünü koruyabilen bir iç dünya… Stoacılar buna ruhun özgürlüğü derdi. Kalabalıklar içinde yalnız kalabilmek, yalnızlık içinde kendi başına kendi içinde kalabalık olabilmek ve bütün fırtınalara rağmen iç pusulasını kaybetmemek… Belki de gerçek güç budur.
Bazıları bütün ömrünü dünyayı dolaşarak geçirir, bazıları ise bir gün kendi içine varır. Gerçek yolculuk hangisidir, bunu ancak deniz bilir.
Belki de bu yüzden Zenon’un hikâyesi iki bin yıldır anlatılıyor. Çünkü aslında bu, bir filozofun ya da bir gemi kazasının hikâyesi değil; hepimizin hikâyesidir. Hepimizin farklı denizlerde yol alan farklı gemileri var. Farklı yükler taşıyoruz, farklı hayaller kuruyoruz. Kiminin gemisi büyük, kimininkinin ambarı altın dolu; kiminin ise yalnızca umutları var. Ama deniz hiçbirimize ayrıcalık tanımıyor, hiçbirimiz fırtınalardan muaf değiliz. Bir gün mutlaka rüzgâr sertleşiyor, ufuk kararıyor ve hayat elimizden tutup bizi alıştığımız kıyıların dışına fırlatıyor.
İşte o anlarda anlıyoruz ki, asıl mesele fırtınadan kaçmak değil, fırtınadan geçerken kendini kaybetmemekmiş. Önemli olan dalgaların ne kadar yükseldiği değil, kıyıya ulaştığımızda içimizde neyi koruyabildiğimizdir. Ve hayatın en büyük başarısı, her şey yolundayken güçlü görünmek değil; her şey dağıldığında özünü kaybetmemektir.
Zamanı durduran insanların, anlamlı eylemlerin ve unutulmaz anların konuğu olmanız; her kaybın içinde yeni bir anlam, her fırtınanın ardında yeni bir ufuk bulmanız dileğiyle… Çünkü bazen insanın başına gelen en büyük felaket, onu olması gereken kişiye dönüştüren en değerli hediyedir.
-
Karakterime Güncelleme Geldi Ama Depolama Alanı Dolu!
Dizilerde, filmlerde karakterlerin veya gerçek hayatta çevrenizden birinin yakın ya da uzak bir tanıdığın “Değiştim ben, o eski adam/kadın değilim” dediğini duymuşsunuzdur. Her zaman ilgiyi üzerine toplayan bu kısa ama bıçak keskinliğinde olan bu cümleyle kişi ne anlatır? Ya da biz izleyen, bu duruma şahit olan ne düşünürüz? Diplere dalmadan önce bendeki hissiyatı söylemek isterim. Bu cümleyi birinden duyduğumda mutlaka eskiden farklı bir şey yapacaktır, bilmediğim bir şeyle karşı karşıya kalacağım anlamına da gelebilir. Kanlı canlı karşımızda duran kişi her şeyiyle aynıyken nasıl olur da bu kadar bizim alıştığımızdan uzak belki de taban tabana zıt bir sinyal gönderebilir. Gerçekten demek istediği eski tanıdığın profili artık silebilirsin, zihnindeki ve kalbindeki bana ait hard diske format atsan fena olmaz çünkü o yok artık karşında. Belki de var ama bize asla o tanıdığımız yerden yaklaşmayacak. Tamam da gerçekten değişen neydi, ya da daha genel değişim neydi yahu. İnsan gerçekten değişir mi?
İnsan değişir mi denince, bu kadar tiratta bulunan, beylik lafları etrafa savuran insanın aslında saniyesi saniyesine uymaz yani sabit de durmaz bir canlı olduğu dolayısıyla insan elbette değişir başka ne yapar ki bu zat-ı muhterem. Çok çabuk karara vardık gibi oldu sanki.
“İnsan değişir mi, yoksa özünde hep aynı mı kalır?” sorusu, yalnızca gündelik hayatta değil, felsefe tarihinde de iki kutup yaratmıştır. Bir yanda, Herakleitos’un “aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözünde ifadesini bulan, insanı da evrenle birlikte durmaksızın akan, dönüşen bir varlık olarak görenler vardır. Diğer yanda ise Parmenides gibi, değişimi bir yanılsama sayıp özde değişmeyen bir insan doğasından söz edenler.
İşte bu iki eski Yunanlı, bugün bir dizide(aşk-ı memnu olmasa iyi olur😊) karşımıza çıkıp bizimle tartışsalar, muhtemelen “Ben değiştim” repliğine bile farklı tepkiler verirlerdi. Herakleitos, televizyonun karşısında “E tabii ki değiştin, zaten başka türlüsü mümkün değil” diyerek koltuğa yaslanırdı. Ona göre yalnızca insan değil, evrenin kendisi bir akıştır; sabit sandığımız her şey, çok yavaş aktığı için bize öyle görünür. Aynı nehre iki kez giremememizin sebebi sadece suyun değişmesi değildir; o suya giren biz de artık aynı biz değilizdir. Herakleitos’un dünyasında “o eski ben” diye bir şey yoktur; sadece “şimdiki ben” ve onun içinden sürekli doğan yeni ihtimaller vardır.
Parmenides ise büyük ihtimalle bu sahnede kaşlarını çatar, “Bu sadece görünüşte bir değişim” diye itiraz ederdi. Ona göre hakiki olan, değişen görüntülerin ardındaki tek ve değişmez özdür. Ne kadar saçını kesersen kes, tarzını değiştirsen de, mahalleni terk edip başka ülkelere gitsen de, senin hakkında “eski seni sildim” demek ancak duygusal bir abartı olabilir. Çünkü Parmenides’in diliyle söylersek: Varlık vardır ve değişmez; değiştiğini sandığın şey, aslında yanılan duyularının, karmaşık duygularının sana oynadığı küçük bir oyundur.
**
Tabi tarih ilerledikçe bu sahneye birçok farklı düşünür girer. Her biri aynı hayata, aynı insana, hatta bizim şu an sınırını çizdiğimiz aynı sahneye bambaşka açılardan yaklaşır. Birazdan yine değineceğim üstatların güzel bakış açılarına. Ancak bu konuda günlük hayatta neler hissettiğimiz penceresinden de yaklaşmak istiyorum biraz. O zaman sormak lazım kendimize ve çevremizdekilere neden değişiyoruz? Doğal sürecinde gerçekleşen kişinin ve çevrenin değişmesinden bahsetmiyorum. Peki “Ne oluyor da biz değişmek istiyoruz?”
Değişmek biraz devrimsel, biraz isyankâr bir eylem bence. Durumu kabul etmemek gibi hissediyorum. Yani her şey bize göre yolunda gidiyorsa insan yaradılışı gereği tembellik eder ve böyle zorlayıcı bir aktivitenin gayreti içine girmez. Neden girsin ki? Bir kez başladığında her şeyi didik didik ederek nelerin gerçekten rahatsız ettiğini belirleyip nelerin sabit halde devam edeceğinin kararını vermesi gerekir. Bu eyleme geçmeden önce insanın rahatsızlık duygusunu ve halini hissetmesi lazım. Küçük bir örnek verecek olursak eğer evimiz bize temiz gözüküyor odalarımız düzenli geliyor ise biz rahatsız hissetmeyiz ve temizlik için gerekli enerji ve motivasyon oluşmaz. ( öyle enerjiiii diyerek de çözülmediğini geçtiğimiz yıl anladık sanırım.. 😊) Dolayısıyla önce huzursuzluk ve rahatsızlık olacak sonra tekrar nasıl huzurlu oluruza giden yol için plan yapılır detaylandırılır ve nasıl daha iyi hissedeceksek ona göre değişimler için eylemler başlatılır.
-Yahu tamam da yaptıklarımızı değiştirdiğimizde başka şeyler yapınca biz de değişmiş oluyor muyuz hakikaten.
-Hemen değişemeyiz ama sonuçta önemli olan hedef değil yolculuk ya hani..
-Kervan yolda mı diyosun..
-Öyle de denir.. “Fake it till you make it” (Amerikancası) uygulasak da olur mesela..
Yani henüz değişmedik ama değişmemişken bunun taklidiyle de bünyemizde değişiklik başlatabiliriz. Hem de biz farkında olmadan derinlerde.. Konudan uzaklaşmadan küçük bir örnekle süslemek istiyorum. Amerikada yapılan bir araştırmada( zaten hep orada olmuyor mu, he bir de İsviçreli bilim adamları var üç açılı diş fırçası falan..😊) bir grup katılımcıyı 2 eşit sayıda gruba bölüyorlar ve grup üyelerinin kadın erkek sayıları da eşit. İlk grup üyelerine 5 dakika boyunca başı ve omuzlar dik, beden düz ve karşıya bakan ifade ve kişinin elleri belinde olarak durması görevi veriliyor. Beden dilindeki güçlü pozdan faydalanılıyor. İkinci grup üyelerine ise baş öne eğik, omuzlar düşük, vücut ise öne doğru eğimli yere bakan bir ifade ile görevlendiriliyor. Süre tamamlandığında her iki grup üyelerini bungee-jumping yapmak için belli bir yüksekliğe çıkartıyorlar. Sizin de kolayca tahmin ettiğiniz gibi 1.grup üyeleri 15 saniye içinde atlayışı gerçekleştiriyor ve hepsi atlayabiliyor. Ancak 2.grup üyeleri maalesef 30 sn altında başaramıyor ve hepsi atlayışı gerçekleştiremiyor.
Eee yani.. Bilimsel gerçeklik ortaya koyduk diye başka bir şeye ihtiyacımız yok mu..
“Nayır, nolamaz.” Çünkü insan biyopsikososyal varlıktır. Biyopsikososyal model 1977 yılında George Engel tarafından kavramsallaştırılmıştır. Ama zaten bundan önce de biliniyor ve hissediliyordu. Yoksa motivasyon konuşmaları, komutan konuşmaları, politikacıların halka hitabetleri başka bir yerden okunabilir mi Allah aşkına. Demek ki aslında biraz da tekdüze yerden gelmiyor değişim sancımız. Yani biyolojik olarak, psikolojik olarak ya da belki de en çok maruz kaldığımız sosyal olarak dürtüleniyoruz bu eylemde.
**
Kafam karışmaya başladı ama başkanım..
Sakin olun o iş bende..
Düşünürler yarım kalmıştı sanki, değil mi?
Tarih ilerledikçe insan değişir mi değişmez mi adlı tartışma, yalnızca soyut “varlık” üzerine değil, doğrudan insanın içine doğru kayar. Modern dönemde Hobbes sahneye çıkar ve insanın pek parlak olmayan bir fotoğrafını çeker: Ona göre insan, çıkarını kollayan, korkuları ve hırsları tarafından yönetilen bir varlıktır; “insan insanın kurdudur.” Bu tabloya bakınca, “insan değişir mi?” sorusuna verilecek cevap pek iç açıcı değildir. Hobbes için değişen, insanın içindeki temel doğa değil, bu doğayı zapt etmeye çalışan devletler, kanunlar, kurumlar ve kurallardır. Yani insan, özünde aşağı yukarı hep aynı kalırken, onu dizginlemeye çalışan kafeslerin şekli tarih boyunca değişir.
Rousseau ise aynı sahneye bambaşka bir ışıkla girer. O, doğa hâlindeki insanın özünde iyi olduğuna, merhamet ve şefkat taşıdığına inanır. Bozan, çürüten, yabancılaştıran şey ise toplumun kendisidir: eşitsizlikler, mülkiyet, rekabet, statü yarışı… Bu açıdan bakınca “Ben değiştim” diyen biri belki de aslında “Toplum beni değiştirdi” demek istiyordur. Rousseau’ya kulak verirsek, insanda değişmeyen bir “iyi çekirdek” vardır, ama bu çekirdeğin neye benzeyeceği, üstüne hangi kabukların örüleceği, hangi maskelerin yapıştırılacağı çağdan çağa, düzenden düzene değişir.
Varoluşçu düşünürler, özellikle de Sartre, işi iyice radikalleştirip “İnsan, kendini seçtikleriyle kurar” noktasına getirir. Bu bakış açısından bakınca “Ben değiştim” cümlesi, basit bir savunma değil, ağır bir itiraf ve iddialı bir ilan hâline gelir: “Dün seçtiğim ben olmak istemiyorum; bugün başka bir ben’i seçiyorum.”
**
Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle gemiyi karaya yanaştıralım artık.. 😊
Belki de “Ben değiştim” demek, sandığımız kadar net bir kopuşu değil, uzun süredir içimizde kıpırdayan bir huzursuzluğun nihayet dile gelmesini anlatıyordur. Ne Herakleitos’un dediği gibi durmaksızın akan bir nehrin içinde tamamen çözülüp gideriz, ne de Parmenides’in savunduğu gibi özümüzde taş kesiliriz. İnsan, tam da bu iki uç arasında salınan bir varlıktır: bazen değiştiğini sanır, bazen değişmediğini iddia eder ama her durumda seçtiklerinin yükünü sırtında taşır. O yüzden belki de asıl soru “İnsan değişir mi?” değildir. Asıl soru şudur: Değiştiğini söyleyen insan, bunun sorumluluğunu almaya hazır mıdır? Çünkü değişim, bir cümleyle ilan edilen bir kimlik değil; her gün yeniden verilen, çoğu zaman sessiz, çoğu zaman acılı ama her seferinde geri dönülmez bir karardır.
Ezcümle
“İnsan değişir mi?” sorusuna vereceğim cevap, belki de hem evet hem hayır. Evet, çünkü alışkanlıklarımız, düşüncelerimiz, ilişkilerimiz, hatta beden dilimiz bile zamanla dönüşüyor; dün asla yapmam dediğimiz şeyleri bugün denemeye cesaret edebiliyoruz. Hayır, çünkü bütün bu değişimlerin ortasında, acıya verdiğimiz tepki, sevgiye olan açlığımız, görülme isteğimiz, incinme biçimlerimiz tuhaf bir şekilde tanıdık kalıyor. Belki insan, kökünden başka biri olmuyor ama kökünün etrafına yeni halkalar ekleniyor; tıpkı her yıl büyüyen bir ağaç gibi. Bu yüzden biri karşımıza geçip “Değiştim ben” dediğinde, ona hem şüpheyle hem de umutla bakmakta haklıyız. Çünkü insan, ne tamamen başka biri olabilecek kadar yabancı, ne de sonsuza kadar aynı kalacak kadar taş İkisi arasında, ince bir ipte yürüyen dengeli bir cambaz gibi: Her adımıyla biraz daha değişen, ama yine de hâlâ kendisi olan bir varlık. Toplumla birlikte ama kimi zaman topluma rağmen, bazen kendisiyle el ele bazen kendisine rağmen; her zaman kendi seçtikleriyle, seçtiği ‘ben’leriyle yolunu çizen bir varlık..
Yollarınızın seçmeye değer, değişimlerinizin yaşamaya değer olması dileğimle..
-
Gitmek mi, Dönmek mi? Cesaretin Yolculuğu
Gitmek mi zor, dönmek mi zor? Ne dersiniz? Şüphesiz ikisi de çetin ceviz. Cesaretini toplaması uzun sürermiş ya hani insanın, üstelik ne olacağı belli olmayan bir şeyse eğer peşinden gidilen, belki de ‘gitmesem daha iyi olacak’ diye sinsi bir düşüncenin filizlenmesiyle o toplanması gereken cesaret kırılmış bardak misali birkaç parçaya ayrılır sonra gel de onu topla, toplayabilirsen.. Toplayabilirsen bir de yol var önünde..:) Oysa ne kadar da kolaydır bir şeyleri oldurmak bir kez yakalanmaya görsün insan o tılsımlı cesur hareketler silsilesine. Kierkegaard’ın bakış açısıyla “Cesaret etmek bir anlık kontrolü kaybetmektir. Cesaret etmemek ise kendini kaybetmektir.”
O zaman haydi yolculuk başlasın! Yola çıkalım…
Ama bir dakika.. Gitmek nedir?
Gitmek denince aklımıza ilk ne geliyor. Basit değil mi? Bu da sorulur mu der insan doğal olarak. Bir yerden bir yere doğru devinim kazanmak veya bir yerden ayrılmak, yola çıkmak diye geçiyor literatürde. Hadi gelin biraz hayal kuralım. Can verelim biraz bu gitmeye. Mesela bir arkadaşına gitmek, sevdiklerini görmek için uzun bir yola gitmek, sinemaya gitmek(bu aralar netflix..), tiyatroya gitmek, tarihi bir yapı görmeye gitmek, müzeye gitmek, konsere gitmek, belki sadece bir manzarayı seyretmeye gitmek ve kendimizi dinlemek. Sanırım yeterince içimiz açılmıştır diye düşünüyorum. Sanki oralarda bulunmak o an orada olmak insanı bambaşka hissettiriyor. Şimdi ve buradanın tam olarak hayat bulduğu zamansız, mekansız, atmosfersiz o kare. Harika hissediyoruz değil mi? Elbette hele bir de çok keyif alıyorsak o andan değme keyfimize. Fakat bu hedefimizdi. Ne yani hedef oldu diye keyif almayacak mıyız? Hayır elbette keyif alacağız misli misli bu yolu bunun için çektik dimi. Ama esas mesele gitmekti ya hani oraya dönelim sonra geliriz.
Kimisi hızlı, kimisi yavaştır, kimisi olabildiğine ağır kanlı ve kimi insan da tez canlıdır. Fakat bir gerçek vardır ki bir yolculuk önemliyse ha deyince gidilmez, gidilemez. Gitmeden günler önce başlar ağrısı sancısı. Son gece uyutmaz. Hay aksi oysa çok rahatım dersin ama gözüne bir türlü uyku girmez. Kierkegaard’a burada bir selam çakalım ve soralım. Baba, biz cesaret ettik, yola da hazırız; peki kendimizi neden kaybettik, bir anlatsan mı? Hatta kontrolü de kaybetmiş olabiliriz, bizim bildiğimiz anlamda tabi.. Ama bir kez yola çıkıldı mı tüm endişe kaybolur yerini neşeye, eğlenceye ve meraka bırakır. İnsanın içinden başka bir kimlik çıkar adeta, insan kendine baksa o anda bu ben miyim dercesine şaşkın kalır. Gidilen her anın tadı çıkar. Tüm dünya unutulur, hatta “önemli” sayılabilecek her şey “aslında o kadar da önemli değilmiş” duygusuyla yer değiştirir. Yaşadığımızı hissederiz yolda ne yaşanırsa yaşansın. Ama bilmiyoruz biz nereye gittiğimizi, belki de gideceğimiz yeri biliyor ama gidilen yollar asla umrumuzda değil, biz sadece anı biriktirmeye gidiyoruz. Sahi bizim biraz çekiniyor olmamız gerekmiyor muydu? Bilmediğimiz yerde belki de tahmin edemeyeceğimiz şekilde hareket edeceğiz, bunun nesi güzel. Yoksa güzelliği mi burada. Ya da biliyoruz da haberimiz mi yok.
Aslında insan gitmeden de gider. Daha neler? Hani böyle iç dünyamıza iyi gelen, gizli gizli iç sesimizin bize fısıldadığı cazip ve biraz da kendimizi şımartan teklifler olunca ( aklınıza başka şeyler gelmesin.. :) ) İstemsiz olarak ruh ortamı terk eder. Beden oradadır ama ruh uçuş izni almıştır kuleden, çoktan. Ne diyor Platon “Ruh beden içindeyken tutsaktır, zincirlerle bağlıdır, kanatları yoktur. “ Tabi biz Platondan farklı olarak değerlendireceğiz Ruhu ama bu sözü söylemeden de geçemedim. Ruh seyrine başlayınca sizden habersiz ,sizin arzuladığınız yere mi gitmiş, bir deniz kenarına mı, hayatın bize sunduğu yapay sahnenin fevkalade dışına mı çıkmış, yoksa huzura mı kavuşmuştur belli değil belki nirvanaya ulaşmış olarak çoktan aradığı keyfe gelmiş bedeni bekliyordur belki. Yolculuktaki neşemiz oradan mı geliyor yoksa. Farkında olmadan ufacık bir hayal bile günümüzü güzelleştirebilir. Ruh devrede. Bazen gerçekten farketmeden hayal kurar ya insan işte tam da orası bahsettiğim nokta.
Gelelim dönüşe…
Bir yere gittiğimizi kabul edelim, orada anılar biriktirdik, sonra başka bir yere sonra bir daha ve sonra tüm süreç boyunca böyle ilerlediğimizi düşünelim. Ancak elbette bir yerde duracağız. İnsan durmadan düşünemezmiş. Şapkasını önüne koyar da düşünür derler. Şapkayı koyacak bir şey yok bizim anılarımız neşe fışkırıyor ama üzerine düşünecek bir şeyimiz var. Biz dönecek miyiz? Ne zaman? Neden? Çok fazla soru değil mi? Sırayla gidelim. Dönmeyeceksek gezi sonlanmıştır. Burada dönüş yok. Onu başka bir zaman konuşalım. Dönüş zamanına karar vermek bile aslında ruhu oradan ayırır ve dönüşe başlatır. Yavaş yavaş sürüne sürüne yola çıkar ruh ve siz neşenizi kaybediverirsiniz. Oysa siz her neredeyseniz o an devam ediyor fakat ne oldu da şimdi bunca anının üzerine durduk yere mutsuz olduk biz plan yaparken. Sanki terk-i diyar eyleyip çöllere sürgüne mi gidiyoruz yahu bu ne kasvet. Ne kadar deseniz de bu bir kez tahayyül edildiğinde ruhunuz çoktan yola çıkmıştır. Sadece bir yerden gitmek demesek.. Zor gibi geliyor düşününce, bazen bir anlaşmazlık olunca masadan kalkmak , küçük bir kavga olunca ortamdan ayrılmak ya da bulunulan yerde hem hal olma vaktinin tamamlanması ile içten içe uzaklaşmaya hazırlanmak, vazgeçmek, bir şeyin peşini bırakmak ya da kısaca geri dönmek. Eylem olarak eminim ki çok kısa sürede gerçekleşecektir. Kararı alması uygulaması göz açıp kapama süresinde ancak acısı biraz bol gibi gelir insana. Çünkü başlarken hevesi kaçmış gibi sönük olan, tabiri caizse gözünü feri gitmiş insan dönmek üzere olan insanla aynı değildir. Dönmek isteyen anıların kıymetini anladı. Dönerse üzülecektir şüphe yok ancak döndüğü takdirde de bir ömür hatırlanacak hatıraları vardır. Hemen olmasa da sonradan hatırlayacaktır.
Şimdi gitmek mi, dönmek mi… Ne diyoruz…
Burası karışacak vaziyet alın.
Yazının başında ana karakterimiz olan ataleti gömlek gibi üstüne giymiş o mübarek insan eğer yola çıkmadıysa hâlâ büyük bir fırsatı tepiyor demek istiyorum. İster insandan içeriye, ister dışarıya, ister yakına, ister uzağa olsun her yolculuk hayal gücü ile bizi başbaşa bırakır. Çünkü o bize en yakın ve en sıcak kısa film gösterimini sunandır. Ne de olsa kanatlarımız var ruhumuzda değil mi?
O, yola çıkmanın cesaretini hiç tadamamış, ruhunun kanatlarını hiç açamamış olan insan. Dostundan sana küçük bir yardım olsun bu sözüm. Belki de asıl zorluk, gitmek ya da dönmek değil, Kierkegaard’ın dediği gibi, o ilk adımı atıp kontrolü bir anlığına kaybetme cesaretini göstermektir. Zira ruh, Platon’un zincirlerinden kurtulup kendi seyrine başladığında, bedenin ataleti anlamsızlaşır. Ve işte o zaman anlarız ki, hayatın en büyük yolculuğu, aslında ne gidilen yollar ne de dönülen limanlardır; asıl yolculuk, o ilk cesur adımla başlayan ve her anı biriktirerek bizi bize getiren içsel devinimdir. Belki de bu yüzden, yola çıkmak, her şeye rağmen, her zaman bir başlangıçtır; bir kendini buluş, bir yeniden doğuş…
Biraz olsun kendinizi kaybetmeniz dileğimle..
-
Sermaye mi Sosyal Sermaye mi
Sermaye denilince aklımıza belki ilk olarak para geliyor ama sadece para değil elbette. Tanım olarak sermaye ekonomi biliminde üretim sürecinde kullanılan, sonradan üretilmiş, doğal olmayan üretim araçları olarak tanımlanır, bir diğer tanım ise mal üretmek için makine, ekipman, fabrika gibi fiziksel araçlardır. Finans alanında ise dönüştürülebilen araçları kapsamakta ve esas olarak mülkiyet hakkına vurgu yapmaktadır. Peki kelime anlamı ve etimolojisine bakarsak sermaye fars kökenli bir kelime olmakla birlikte ser-baş , maye-para anlamındadır ve birleşik olarak yazılır ve kullanılır. Anlam olarak ise “bir borcun ana parası” kabul edilmektedir. Peki sıradan insan için sermaye nedir? Şimdilerde sermaye para olarak kabul edilse de aslında sermaye insanların elindeki mal veya paraya ya da takasa uygun olabilecek değeri karşılığında başka bir değere insanların ulaşmasını sağlayacak eldeki herhangi bir somut meta olarak düşünülebilir, yani değerli bir mal, eşya vb.. İnsanlık tarih boyunca bir şeyleri sorgularken bir yandan da hayatları sonlanmayacakmış gibi mal mülk edinmeye çalışmıştır. Bir şekilde içgüdüsel olarak kendisini garantide hissettirecek(!) bir takım imkanları edinmeye onları korumaya odaklanmıştır. Oysaki hiçbir şey garantisinin olmadığını biliyor hatta ölüm gibi sert ve kesin bir gerçekle yüzleşirken bile sürekli bu gerçeği hatırlıyordu insanoğlu. Tarihten hiç ders almamış mıdır sizce insanoğlu yoksa ders aldıkları için mi icatlar gerçekleşmiştir. Gerçi icatlar, buluşlar genel anlamda teknik konulara odaklı olmuştur ama insanlara çok faydası olmuştur. Fakat icatların önceleri faydası olmuşsa da sonradan insanların daha fazla çalışmasına sebep olmuştur. Zaten bu dünyaya neden geldiğini çözemeyen bu yüzden inançlar üreten, nereye gideceğini bilemeyen bunlara çözüm arayan, hayatın anlamını sorgulayan insanlık ya da ona anlam atfetmeye meyilli insanlık neden çok çalışmaktan geri dursun ki. Vakti güzel geçirmese de oyalanmasını sağlayacaktır değil mi? Ama işler öyle gerçekleşmiyor çünkü insan sanılandan çok daha kompleks bir varlık bu yüzden de ne yapılırsa yapılsın ne bulunursa bulunsun hem tatminsiz hem de mutsuz olabiliyor. Belki dile getirilmiyor ama her bir birey sürekli arayış içindedir ve başlıca sebebi bu durum oluşturmaktadır. Sorgulayan insan başka şeyleri merak eden insan ister istemez mevcut durumdan rahatsız olacaktır. Dolayısıyla yapmak istediği şeyleri düşünmeye bazı şeylerin hayalini kurmaya çalışacaktır. Peki bu durumun konumuzla bağlantısı nedir? Şöyle ki tarihteki gelişmeler, icatlar vs.. insanların işini kolaylaştırmaktan ziyade insanları normalden fazla çalıştırmakla onları sindirmiş gibi gösterse de onları aslında sindirmemiş başka ateşlerin kıvılcımlarını içerilerinde oluşturmuştur. Mesela sanayi devrimi; İngiltereden filizlenmiş buharlı makineler, fabrikalar aslında verimli, sorunsuz ve bolca üretim sağlamıştır. Fakat sonuçları yıllar içinde ortaya çıkmıştır. Kısa sürede oluşan fazla değer elde kalmış ve birikmiştir. Normalde uzun vadede üretilecek olan metalar kısa sürede çıkınca ortaya mecburen dışa açılarak başka toplumları işin içine sömürge veya ticaret yoluyla çekmiştir. Dışarda bunlar yaşanırken içerde ise ağır koşullarda çalışan öncelerin köylüsü o zamanların işçi sınıfı, iş ve temel ihtiyacı dışında kendine vaktinin kalmadığını fark etmeye başlamıştır buna ek olarak çok da fazla bir para eline geçmemiştir. Burada belki sermaye sahiplerini konuşmak gerekir onların bu durumu kötüye doğru kullanması veya iyi idare edememesi veya etmek istememesi çalışan insanların uzun saat çalışmaları çocuklarıyla ve ailesiyle vakit geçirememesi hayatın içinde ama yaşamın dışında bir durumda kalması onların çalışandan köle durumuna doğru evrilmesine sebebiyet vermiştir. Elbette bu durum yıllar içinde başka yaklaşım tarzlarının ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Baştaki konumuza doğru yaklaşırsak sorumuz şu; insanlık için para ne anlama geliyor. Para hala o Lidyalıların bulduğu anlamda mı sizce? Tabii ki hayır. Para neydi genel anlamda mal ve hizmetlerin değiş-tokuşu için yaygın olan araçlardan birisi. Takas için alternatif gibi olan belki madenlerin kullanımıyla bir şey olarak ortaya çıktı ama kullanımı sadece malın değişimini kolaylaştırmaktı ilk başlarda fakat şimdi öyle mi değil elbette. Para uzun yıllardır insanların gözünde güvence, rahatlık, güç, imkan, satın alma gücü ve bunun gibi anlamlara gelmektedir. Paradan dolayı mı böyle yoksa insandan dolayı mı böyle bu algı? Para bir cansız varlıksa haliyle iş bizde bitiyor ya da daha doğrusu bizim paraya yüklediğimiz anlam ve anlamlarda. Biyolojik olarak insanı ele alırsak beynimiz belirsizliği tehdit olarak algılar ve kesinlik yaratan şeyler dışındaki her şeye odaklanmamızı engelleyerek kendini korumaya odaklanır. Evrimsel süreçler boyunca beyinlerimiz belirsizliğe direnmeye hazır halde bulunmuşsa bile, hiçbir zaman geleceğin bize ne getireceğini bilemeyiz. Bu hal bize anksiyete olarak dönmüştür. Anksiyete; nedeni bilinmeyen, içten gelen, belirsiz, korku, kaygı, sıkıntı, kötü bir şey olacakmış endişesi ile yaşanan bir bunaltı duygusudur. Yaşamı tehdit eden ya da tehdit şeklinde algılanan bir çeşit alarm duygusudur. İçten ya da dıştan gelen tehlikeler ya da tehlike beklentilerine karşı yaşanan bir tepkidir. Korkunun, anksiyetinin bir sebebi de bilinmeyen şey, durum, kişi veya olaydır. Belki para direkt bir tehdit ve bilinmemezlik durumu oluşturmasa da dolaylı olarak bir gelecek kaygısı, belirsiz bir durum, yorumlanması ve anlamlandırılması gereken bir şey olarak değerlendirilmiş insanlar tarafından bunun da en önemli sebebi beynimizin kendini ve doğal olarak bizi koruma altına almak istemesi ve bu durumla savaşma isteğidir. Toparlarsak sermaye denillince insanoğlunun aklına para ve metalar geliyor. Parayı elde eden imkanları ve gücü elde ediyor. Tarih boyunca yaşanan devrimler, buluşlar farklı olaylar insanları etkilese de sonunda biyolojisine yenik düşebiliyor insanlığın büyük bir çoğunluğu bireyci yaklaşımla değerlendirdiğimizde belki normal kabul edilebilir fakat bunun genele ve topluma ne denli faydası olur tartışılır. Ölüm gibi bir soğuk gerçeği bilmesine rağmen hayatını anlamlı ve hep birlikte anlam katarak yaşamayı bir türlü adet edinememiştir insanlar. İcatlar tarihin akışını değiştirmiş olsa da özünde her kritik dönemeçte insanlık yanlış tercihlere yönelmiştir. Yanlış tercih olarak bahsettiğimiz ise genelin faydasına olanı seçmemektir. Bu yüzden yaşanan değişiklikler bir süre sonra insanlığa ağır bir fatura olarak dönmüştür. Kıymeti bilinmeden geçen hayatlar aslında her şeye bir değer atfetmeye meyilliyken paranın keşfi ve yüzyıllar içinde yüklenen ve değişen anlamlarla değerlerini paraya veya paranın sağladığı güce kurban vermiş olup esas olan bir şekilde tozlu raflarda kalmıştır. Üretilen değerlerin ve imkanların bölüşülememesi belki de bu durumu körükleyen önemli unsurlardan bir tanesidir belki de en önemlisidir. Kapitalizm kavramı işte tam burada karşımıza çıkıyor. Peki kapitalizm nedir? Kısaca anlatmak gerekirse üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bunların kar amacıyla işletilmesine dayanan bir sistemdir. Toplumu yönetenler ve yönetilenler olarak bir şekilde ikiye ayırmıştır. Sanki eski dönemlerin güncellenmiş hali gibi duruyor değil mi? Kapitalizme göre ortada bir pasta vardır ve herkes bundan payını almak için çaba sarf edecektir. Hal böyle olunca insani duygular yerini rekabet ve bencilliğe bırakmıştır. Aslında bu denli sivri bir etkisi olacağını belki de Karl Marx veya bu kavramı destekleyenler bile düşünmedi ama insanın yapısı işleri bu seviyeye getirmiş bulunmakta. Peki şimdi ne yapmalı? Bulduklarımız tatmin etmemiş olabilir bizi başka bir pencereden bakmayı denesek nasıl olur? Madem ki sermaye denilince bizim için hikaye “Game of Thrones” gibi gidiyor o zaman son olarak Sosyal sermaye kavramına bakalım. Sosyal sermaye, bireylerin, toplumun resmi ve sivil kurumları arasında üyelik yoluyla fayda sağlama kapasitesi ve yeteneğidir. Bir yandan komşular, aileler ve bireyler arasında, diğer yandan da toplumdaki kurumlar arasında bağ oluşturan bir sermaye türüdür. Toplumdaki bireylerin, mevcut kaynakların daha etkin kullanımını sağlamak üzere birlikte çalışabilmeleri için sosyal sermayeye ihtiyaç vardır. Genellikle kabul edilen görüş ise, ortak faydaya dayalı işbirlikçi davranışın sosyal sermayenin özünü oluşturduğu ve de sosyal grupların, ortak iyinin elde edilmesi için birlikte çalışabilme ve işbirliği yapabilme kapasitelerini ifade ettiğidir. Sosyal sermaye kavramının çok boyutluluğu dolayısıyla, üzerinde fikir birliği yapabileceğimiz net bir tanım bulabilmek zordur. Yapılan tanımlamalarda güven, norm ve ağ kavramları ön plana çıkmaktadır. Toplum kesimlerinin ve bireylerin birbirlerine olan güven düzeyi, yazılı olan ve olmayan her türlü toplumsal davranış ve kurallardan oluşan normlar ve sosyal içerikli iletişim imkânlarının niteliği, sosyal sermayenin genel düzeyini belirlemektedir. Sonuç olarak elbette insanlık yaşarken ortaya somut bir değer ortaya çıkartacaktır. Bu değer ortaya çıkarken nadir insanların imzasıyla sıradan insanların çabasıyla yoğrulmaktayken bazı kurnaz insanlara ortadaki pastadan fazlaca pay vermek çok da mantıklı gelmiyor kulağa. Belki hakim sistemi bir anda değiştiremeyecekse de insanlık ve bu uzun hayat yolunda her ne kadar insanı biyolojisi sekteye uğratıp hataya düşürse de sosyal sermayeye ve insana önem veren insani paylaşıma ve insancıl duygu, düşünceye daha çok yaklaşma şansı olan sisteme doğru adım atmak belki de bir nebze olsun nefes aldırır insanlığa. Kimbilir belki o zaman sermayeye kurban olmadan hayatını daha anlamlı yaşama şansı bulabilir..
-
Sermaye
Tarih boyunca insanoğlu her şeye bir değer atfetmeye meyilli olarak hayatını sürdürmüş ve paranın keşfiyle belki de elde ettiği tüm değerleri hatta metaları bile yüzyıllar içinde paraya paranın gücüne kurban vermiştir. Hala da devam eden bu durumun sebebi kapitalizm olarak gözükse bile acaba başka sebepler de olabilir mi? Başka pencerelerden bakarsak başka sebepler bulabilir miyiz? Bulduklarımız bizi tatmin edebilir mi? Hiç bir şey bulamasak bile derinlik kazanmak belki de daha iyi anlamamızı sağlayabilir bu esas meselemizi.